|
|
|
|
“Şizoid’e Bakış: Judith PEARSON
Yalnizliğin Kalesi: Şizoid Kendilik Bozukluğu
Yaşamın sayısız tehlikesi vardır ve güvenlik de bunlardan biridir. Johann Wolfgang von Goethe
Kendilik bozukluklarına Masterson Yaklaşımıyla ilgili bu sunumda, şizoid kavramının tarihi ve evrimi ile kendisini saklayan bireylerin tanısı, tedavisi ve öznel deneyimleriyle ilgili meseleleri tartışacağım. Şizoid kendilik bozukluğunun Masterson Enstitüsü tarafından ele alnınan son kendilik bozukluğu olması, bozukluğun kendisini-saklayan özü düşünüldüğünde anlamlıdır. Yani şizoid meseleleri getiren bireyler, tam da doğaları gereği, en son fark edilen, doğru bir şekilde tanılanan ve uygun bir şekilde tedavi edilen kişilerdir. Ayrıca, her ne kadar İngiliz ekolü literatürü, şizoid bozuklukla kapsamlı bir şekilde çalışıyor olsa da, çağdaş Amerikan psikanalitik teorisi literatürünün büyük bir kısmı, Seinfeld, Modell ve Eigen gibi istisnai durumlar dışında, şizoidin akrabası olan sınır ve narsisitik kendilik bozukluklarının açık ve çığırtkan bir şekilde bekledikleri ilgiye öncelik vermeye can atıyor gibidir. Oysa şurası açık ki, şizoid bozukluğun fenomenolojisi, dinamikleri, intrapsişik yapısı ve tedavisine yönelik ilgi eksikliği, tüm kendilik bozukluklarıyla ilgili bilginin temelinde büyük bir boşluğa sebebiyet vermekte. Bu sorun, şizoid bozukluğun temel dinamiğinin, Ralph Klein’ın Şizoid Dilemma dediği şeyin, bütün kendilik bozukluklarında görüldüğü anlaşıldığında, daha da ciddi bir hal almaktadır. Çünkü her bozukluk, bir taraftan bağlılık sunağı uğruna hakiki kendilikten vazgeçilmesini bir şekilde talep eden içselleştirilmiş bir ilişki modeli tarafından yönetilirken, diğer taraftan buna kendilik aktivasyonunun uyandırdığı bağlanmama deneyimi ve disforik duygulanımlar eşlik eder- bu dilemmalar sınır durumda terkin yarattığı regresyon veya üzüntü ve öfkeye, narisisistte kendi veya ötekinin kusursuzluğu veya dağılma deneyimine, şizoid bozuklukta ise tutsaklığa veya kendilik-tarafından yaratılmış yalnızlık kalesinin özgür fakat çaresiz tecritine yol açar. Ve birazdan göreceğimiz gibi son durum en kötüsüdür çünkü sınır veya narsisistik bozukluklar ne kadar acılı deneyim yaşasalar da, sınırlandırmaları olsa da, ötekiyle iletişime açık kapı bırakırlar. Oysa şizoid birey, bir hastamın resminde de yansıdığı şekliyle uzayın karanlık ve sessiz derinliklerinde ufacık bir yıldız olarak neredeyse görünmez bir kişidir. Bu resmini Bay M.’ye verip “Bu sensin değil mi?” diye sorduğumda, evet anlamında başını sallayıp demişti ki “Oradayım ve dönüş yok”.
TARİHSEL BİLGİ İlk Teorisyenler: Masterson Enstitüsünün eski klinik direktörü Dr. Ralph Klein, Şizoid bozuklukla ilgili yaklaşımları tarihsel olarak inceleyen ve sentezleyen orijinal ve yaratıcı bir çalışma yürütmüştür. Daha sonra çalışmalarını Masterson yaklaşımının her bozukluğu dinamiklerini tedavi stratejilerinin formülasyonunda kullanma yönündeki vurgusuyla entegre ederek, bu bozukluktan muzdarip kişilerin en iyi şekilde anlaşılması için genişletmiştir. Sonuçta, Klein’ın çalışması, Şizoid Kendilik Bozukluğu’ndaki intrapsişik yapı, öznel deneyim, teşhis ve tedavi etrafındaki meselelere şimdiye kadar en fazla açıklık getiren çalışmadır. Klein, şizoid kavramı ve bozukluğu ile ilgili teorilerin evrimsel izini sürer, kavramın nasıl şekillendiğini ve gerek dinamik gerekse tanımlayıcı psikiyatri geleneklerinin farklı fakat kesişen yönlerini aktarır. İngiliz Ekolü: Melanie Klein Daha önce bu bozukluk üzerine çalışan kişiler olsa da, teorik olarak işlenmesini sağlayan ana ekol, İngiliz Nesne ilişkileri Ekolü’nün üyeleridir. Ve bunlar içinden, şizoid terimiyle en sık anılan isim bir başka Klein, Melanie Klein’dır. Ralph Klein onun katkısından bahsederken, şizoid kavramının Melanie Klein için yarılma anlamına geldiğini söyler. Bu mekanizma bütün preödipal bozukluklarıyla ilgili bir mekanizmadır ve dolayısıyla şizoid bozukluğa has özellikleri tam olarak anlamak için yeterli değildir. Fairbairn: Farklı bir yaklaşım getirmesi açısından önemli bir isim W. Ronald Fairbairn’dir. Klein’a göre Fairbairn “kişiliğin dikkatini dış dünyadan çok iç dünyaya yönelttiği belirli yönleri üzerinde” odaklanır. Fairbairn psikolojide bir devrim yaratarak, önceliği dürtülerden nesne ilişkilerinin merkeziliğine kaydırmıştır. Fairbairn, Freud’un bağlanmayı dürtü doyumunun bir yan ürünü olarak gören bakışını reddeder. Bunun yerine, bağlanma ihtiyacının kendisinin bir dürtü olduğunu iddia etmekle kalmaz, onun insan davranışını belirleyen temel dürtü olduğunu ileri sürer. “Libidinal hazzın nihai hedefi” der Fairbairn, “nesneye bir işaret levhası sağlamaktır” (1952a,sf.33). Fairbairn, Nesne ilişkilerinin önceliğini ortaya koyduktan sonra dikkatini çocuksu nesne ilişkilerinin endopsişik yapılar olarak içselleştirilmesine çevirir. Ona göre, ego, annesel eksiklikler nedeniyle yaşanan intrapsişik travmaların sonucu olarak, yarılma yaşar ve doyurmayan ebeveyn nesnesi introjeksiyon yoluyla içeri alınır (1954, sf.107). Ego ve nesnenin yarılmasıyla ilgili dinamik süreç, 3 farklı kısmi-ego/ kısmi-nesne temsili yapısıyla sonuçlanır: uyarıcı kısmi-nesneyle bağlantılı libidinal kısmi-ego, bu, Masterson’ın teorisinde libidinal nesne ilişkileri birimi veya bağlanma birimi ile temsil edilir; antilibidinal kısmi-ego ve onunla bağlantılı reddeden kısmi-nesne, Masterson ve Klein bunu saldırgan birim veya şizoid durumda bağlanmama birimi olarak tarifler; ve Masterson’ın tarifiyle (Fairbairn’in ideal benliğe bağlı merkezi egosuna benzer) hakiki kendilikle ilişkili gerçeklik egosu. Şizoid dinamikleri geliştirdiği platformu, Fairbairn’in endopsişik yapısına dair kavramları üzerine inşa eder. Bu dinamikler, hastası ve ilham kaynağı Harry Guntrip tarafından tariflenen korkunç dilemadan çıkar: “Şizoid kişi dış gerçeklikteki nesnelerden istemeye, onları aramaya, onlardan almaya veya onlara vermeye korkar. Eğer alırsa, sevgi-nesnesini boşalttığını hisseder; bu nedenle dış dünyasındaki herhangi bir libidinal nesne-ilişkisini riske atmayı göze alamaz. Libidinal ihtiyacı sadece iç dünyasındaki içsel nesnelere yatırım yapar, burada tüketici olduğunu hissettiği ilişkileri dehşet içinde yaşar.” (Guntrip, Pers and Hum 182, sf. 283). Guntrip, Şizoid Fenomen, Nesne İlişkileri ve Kendilik (IUP ’89) adlı eserinde Fairbairn’in düşüncelerini işleyerek, depresifin nefret tarafından yok edilme korkusu ile şizoid bireyin büyük bir açlık içinde tüketmeye hazır ihtiyaç, arzu ve sevgisiyle nesnesini yok etmek korkusu arasında ayrım yapar. Guntrip der ki: “Şizoid, nesnesini arzulanan terk edici olarak yaşar. Veya Fairbairn’in deyimiyle uyarıcı ihtiyaç duyulan nesne olarak yaşar; bu nesnenin peşinden koşmalı fakat ona tamamen sahip olma ihtiyacıyla onu yutmamak veya yok etmemek için geri çekilmelidir.” (sf. 24-25). Şizoid bireyin içinde nefret ettiklerine değil, yakın olmak istediklerine yönelik tehlikeli ve yıkıcı bir şey olduğuna dair duyduğu açık kaygı, terapi odasında da kendini gösterir. Örneğin şizoid bir adam annesiyle ilgili yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır: “Çocukken hep ona yük olduğuma inanırdım ve gerçekten de bana katlanamazdı. Kendisini benden uzak bir odaya kapatırdı. Onun yakınında olmak isterdim, bu yüzden kapının öteki tarafında otururdum, ama asla beni duymasına izin vermezdim ve zamanla tamamen vazgeçtim. Duygularımı kendime saklamayı öğrendim ve odamda oturdum.” Bunu, yalnızlığını yatağının köşesine ağ kurmuş dişi bir örümcekle kurduğu bağ ile azalttığını ekleyeyim. Bir başka adam ise, karısına kendisiyle ilgili bir şeyler söylerken, iç dünyasının derinliklerinde yer alan şeyleri açarsa, karısını yok etmekten korktuğunu anlatmıştı “Aslında ona öyle çok önemli bir şey anlatmıyordum, ama onunla konuşmaya başladığımda sanki odanın içine el bombası atıyor gibi hissediyordum.” Yakın zamanda uzun yıllardır çalıştığım bir hasta bana şöyle dedi: “insanların yanına gitmeye korkuyorum. Onlarla birlikte olmak istiyorum ama onlara yaklaştığımda çok büyük hissediyorum. Bir canavar gibi hissediyorum, içimde karanlık ve aç bir şey var da benden korkmalarına neden oluyor gibi, bu yüzden kendime kalıyorum.” Fairbairn, şizoid dinamiklerle ilgili dört temel meseleden bahseder, bunlar bugün de geçerliliklerini korumaktadır. Klein bunları şu şekilde özetler:
“Öncelikle kişilerarası mesafeyi düzenleme ihtiyacı vardır. İkinci olarak, şizoid hasta, özgüvenini ve kendini koruyan savunmaları harekete geçirir. Üçüncü olarak, kaygının eşlik ettiği bağlanma ihtiyacı ile umursamazlık gibi görünen savunmacı mesafelenme ihtiyacı arasında sürekli ve dinamik bir gerilim vardır. Ve dördüncü olarak, dış dünya pahasına iç dünyaya yönelik genel bir aşırı bir değer yükleme görülür.” Yine aynı şeyi görüyoruz. Klein bu temel temalar hakkında hemfikir olmakla birlikte, Fairbairn’in şizoid dinamiklerle ilgili teorisinin fazla ileri gittiğini düşünür. Öyle ki Kernberg’in sınır patoloji ve Kohut’un narisisistik patoloji hakkında yaptığı gibi Fairbairn’in de şizoid patolojiyi nevroz ve psikoz arasındaki bütün alanı içerecek şekilde fazlaca kapsayıcı tuttuğunu düşünür. Guntrip and Klein: Dokuz Şizoid Faktör Gördüğümüz gibi Guntrip, sadece Fairbairn’in teorilerini anlatmakla kalmadı, şizoid bozukluğun sınırlarını çizecek dokuz özelliği tanımlayarak bu durumu düzelten önemli bir teorisyen oldu. Bu özellikler Klein tarafından klinik kullanımları kolaylaşacak şekilde sadeleştirilmiştir: a. Kendi ev ve aile yaşantılarını neredeyse hiç anlatmayan, sessiz kalmayı veya daha entelektüel konulardan konuşmayı seçen pek çok şizoid hastam oldu. Örneğin bir hasta biraz da alaycı bir şekilde şöyle demişti: “Düşünüyorum da yaptığım bütün bu çalışmadan sonra gündelik meselelerden bahsetmek konusunda neredeyse rahat hissediyorum.” Libidinal enerjisi yaratıcı bir faaliyet etrafında şekillenen başka hastalarda, sınır veya narsisistik olanların aksine, çalışmaların sonuçlarını görmek için yıllar geçmesi gerekebilir. Baskıcı bir ülkeden gelen mülteciler gibi, şizoid kişiler de libidinal olarak yatırım yaptıkları içsel nesnelerini, potansiyel olarak tehlikeli, ihmalkâr veya yıkıcı olabilecek şeylerden uzak tutarak gizlerler. Bu nedenle örneğin gayet zeki ve yaratıcı fikirlere sahip olan ancak temel meselesi ile ilgili neredeyse hiç birşey dile getirmeyen Bay O. şöyle demişti: “Uçurumun kenarına geliyorum, ama ne zaman projeyi hayata geçirmeyi düşünsem, kafamdaki ses yeterince iyi olmayacağını söyleyip duruyor.” Ona şöyle demiştim: “Söylediğiniz bana ilginç geldi. Neyin ve kimin için yeterince iyi? Çünkü biliyorum ki çoğu zaman insanların ne düşündüğü umurunuzda bile değil.” Durdu ve dedi ki: “Hep çocukken annem için yaptığım resim çerçevesini düşünüyorum. Nasıl parçalara ayrıldığını ve bir işe yaramadığını. Hiçbir zaman onun için yeterli olduğunu hissettiğim birşey yapamadım.” Onu şöyle yanıtladım: “ Biliyor musunuz yanılıyor olabilirim ancak düşünüyorum da belki de yeterli hissettirmeyen sadece nesneler değil kendinizdiniz. Çünkü ne kadar çabalarsanız çabalayın, ne yaparsanız yapın, ne kadar çok şey yaparsanız yapın, hiçbir zaman sizi sevmesini sağlayamayacağınızı hissettiniz. Bu nedenle bana öyle geliyor ki fotoğraf çekmeyi, heykel yapmayı, kelebek bahçesi tasarlamayı veya başka bir şeyi düşünürken, bu size çok tekinsiz geliyor, sanki bir kısmınızı teşhir ediyorsunuz ve yara alacak ve yetersizlikle yargılanacaksınız. Üç yaşında, küvetin içinde çıplakken annenizin onun kadar hassas olduğunuzu söylediği zamanki gibi, hiçbir zaman büyümeyecek ve babanız kadar güçlü olamayacaktınız.” b. İkinci özellik olarak Guntrip, şizoid bireyin geri çekilmesini tarif eder. Guntrip bunu, dış dünyadan ayrılma, kopma olarak tanımlar. Klein Guntrip’in tartışmasını genişleterek, hastanın geri çekilmesinin görüntüden anlaşılamayacağını, hastanın öznel deneyimiyle ilgili birşey olduğunu vurgulamıştır. Der ki: “açık bir şekilde çekilme gösteren pekçok şizoid birey vardır ancak bu kişilerin ancak bu tanımlamanın küçük bir bölümünü oluştururlar. Temelde şizoid olan ancak etkileşimli bir Kendilik tarzı gösteren pekçok kişi vardır. Bu hastalar gizli şizoid kategorisine girerler.” Kendi pratiğimde, özellikle bir gizli şizoid adamı hatırlıyorum. Evli, çocuklu başarılı, arkadaşları tarafından sevilen bir avukat. Başlarda orta dereceli teşhirci narsisistik bozukluktan muzdarip olduğunu düşünmüştüm. Ancak zaman geçtikçe, görüşlerimi değiştiren deneyimlerini anlattı. Annesinden bahsederken, bana Dr. Strangelove’daki generali hatırlatan bir fantezisinden bahsetti, kadınların ondan özünü çalacağına dair kaygıları vardı. Bir gün şöyle demişti: “Bazen onun geceleri erkeklerin rüyasına girerek onlarla cinsel ilişkide bulunan dişi şeytanlardan olduğunu düşünürdüm. Onu Alacakaranlık Kuşağı’ndaki adamları yakalayıp, onların kanlarını içerek genç kalırken, adamların giderek yaşlanmasına, kurumasına ve sonunda ölmesine neden olan kadınlara benzettiğim fanteziler kurardım.” Şu anki hayatında işten eve döndüğünde, karısı ve çocuklarını keyif verici buluyordu ancak diyordu ki:” En sevdiğim şey TV odasına gidip, kendi kendime oturmak ve şovlarımı izlemek”. Sosyal yaşamını ise şöyle tarif etmişti: “Partilere giderim, ancak oradayken uyuşuk ve dışında hissederim, ama suratımda güzel bir ifade vardır.” Biraz düşündükten sonra da eklemişti: “Aslına bakarsanız, insanların neden bir araya gelip sosyalleştiğini gerçekten anlayabilmiş değilim.” c. Guntrip tarafından ele alınan bir sonraki özellik ise narsisizmdir. Bu özellik, şizoid bireyin bütün nesneleri içeride tutmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Klein, şizoid bireyin narsisizmiyle ilgili eklemelerde bulunarak: “Şizoidin narsisizmi kendini kapsama kapasitesi ile ilişkilidir. Kendiliği kapsama kişinin içsel duygu durumunu, özellikle de kaygı ve depresyonunu belli sınırlar içinde tutarak düzenleme yetisidir. Bu disforik duygudurumunu regülasyon becerisi, sınırda ve narsisistik bozuklukların tersine, şizoid bozuklukta özellikle belirgin ve gelişmiştir. Herhalde, kendi kendine kalma kapasitesi şizoid kişiden daha yüksek olan yoktur.” Der ve şizoid hastaların büyük bir kısmının kendi kendilerine ebeveynlik etmek zorunda kaldıklarını belirterek şu dipnotu ekler: “Şizoid bu temel duygulanımları kendi kendine düzenlemeyi öğrenmek zorunda kalmıştır çünkü başka şansı yoktur.” d. Kendine-yeterlilik: Klein der ki:”Şizoidler ne kadar kendilerine dayanırlarsa, ötekilere o kadar az ihtiyaç duyarlar ve bu yaslanma ihtiyacı, daha da kötüsü bağımlılık ihtiyacıyla ilintili potansiyel tehlike ve kaygılara o kadar az açık hale gelirler. Şizoid bireylerin büyük bir bölümü kendine yeterlik, kendi kendilerine yaşama, bağımsız ve otonom olarak kendi dünyalarını kurma konusunda inanılmaz bir beceriye sahiptirler. Bu bağlamda, kocasını genç yaşta kanserden kaybetmiş 47 yaşında bir şizoid kadını hatırlıyorum. Hastalığının ilerleyen aşamalarında, Bayan A., bütün telkinlere rağmen kocasını hastaneye göndermeyi reddetmişti. Boyu ve kilosu çok az olmasına rağmen, ona bakmayı becermiş, onu yatağından kaldırıp tuvalete taşımasına yardımcı olan bir makara sistemi sayesinde banyosuna kadar yaptırmıştı. Bunun gibi hikayeler, ki şizoid hastalar arasında sıkça görülebilir tablolardır, şizodi hastalardaki dayanıklılık ve adaptasyon kapasitesinin ne kadar yüksek olabileceğini düşündürüyor bana. Masterson’a göre karakter yazgıdır, ancak yazgının kendisi, çevre, kader ve mizaç şeklinde de karakteri belirler. Öyleyse soru, şizoid bir kişinin doğuştan donanımlı olmadan şizoid hale gelme ihtimale var mıdır? Private Self isimli kitabında Arnold Modell, Klein gibi, Hegel’in efendi/köle diyalektiğini düşünülmesi gereken bir paradoks olarak görür ve insanın kendi içindeki gücü bulma kapasitesi üzerinde düşünür. Der ki: “Özel kendiliğin hayati önemini vurgularken, kendiliğin büyük oranda sosyal bir kendilik olduğuna dair yaygın kanıyı düzeltmeye çalışıyorum. Çağdaş yazarlardan çoğu, kendiliğin sosyal desteğinin önemini fazla abartmakta, kendiliğin içten gelen gücünü küçültmekte veya yok saymaktadır. Çoğu yaşam deneyimlerinin de gösterdiği gibi, korkunç travmatik çocukluklardan geldikleri halde bir devamlılık ve tutarlılık taşıyan bir kendilik yaratmayı ve korumayı başarmış kişiler vardır. Bana öyle geliyor ki kendilik-psikologlarının durmadan tekrar ettikleri görüş, yani kendiliğin onaylayan kendilik nesnelerine oksijen kadar ihtiyaç duymaları, yanıltıcıdır. Sosyal kendiliğin özel kendiliği yok sayma pahasına aşırı vurgulanması sosyal psikologların da yaptığı birşeydir. Onlara göre kendiliğin içeriden gelenler yoluyla değil, sadece kültürel anlatılar yoluyla edinilir.” Öyleyse insan sormadan edemiyor: Modell ve Klein’ın daha dayanıklı dediği bireyler eğer içsel bir güçleri olmasa idi, çok daha korkunç bir psikiyatrik kader onları bekliyor olmayacak mıydı? e. Üstünlük hissi: Kendine-yeterliliğin doğal bir sonucu olarak, kimseye ihtiyacın olmadığını bilmenin üstünlüğü ortaya çıkar. Guntrip’in sözleriyle “Kişinin öteki insanlara ihtiyacı yoktur, onlarsız da yapılabilir. Buna da öteki kişilerden farklı olduğuna dair inanç eşlik eder.” Alkolik bir annenin en büyük kızı olan hastalarımdan biri,üstünlük ve farklılık duyguları içinde şöyle diyordu: “Çocukken farklı olduğumu biliyordum. Öteki çocuklar dışarı çıkıp oynarken, ben eve dönüp anneme ve küçük kardeşime bakmak zorundaydım. Bazen onlarla kalıp oynamak isterdim ama çoğu zaman çok çocukça gelirlerdi ve onlardan çok daha yaşlı hissederdim.” f. Duygulanım kaybı: Guntrip kendini-kapsama ve kendine-yeterliliğin bedelinin duygulanım kaybı olduğunu söyler. Duyarlılığın güvenlik uğruna feda edildiğini belirtir. Zaman zaman, bu tip bir duygulanım kaybı, soğukluk olarak algılanabilir, örneğin, hastalarımdan biri ölmek üzere olan kız kardeşiyle ilgili olarak duygularını- daha doğrusu duygusuzluğunu şu şekilde anlatmıştı: “Bir şeyler hissetmem gerektiğini biliyorum, ama çoğu zaman hissetmiyorum, bu yüzden ne hissetmem gerektiğini bulup gerçekten o şekilde hissediyormuş gibi davranmak zorundayım. Bu beni tüketiyor.” Bu anlamda şizoid bireyin bağlantısızlığının bedeli hem iç hem de dış dünyanın boşalması ve sakatlanmış ve hasarlı bir kendilik duygusur. Şizoidin bağsızlığı, tuzaktan kurtulmaya çalışan tilkinin kendi patisini koparmasına benzetilebilir. g. Yalnızlık: Kendi içine dönmenin kaçınılmaz bedeli yalnızlık ve özlemdir. Çoğu şizoid birey bağlanma umudunu yitirmiş ve kendi izolasyonları içinde sessizce yaşamaktadır. Ancak bunlar genellikle hasta olarak ortaya çıkmazlar çünkü şizoidi tedaviye getiren şey ilişkiye duyduğu özlemdir. Burada şunu da eklemeliyim ki terapötik ilişkinin yapısı, hem daha derinden bağlanmak için hayal kırıklığıyla dolu bir arayış hikayesi hem de bunun asla gerçekleşmeyeceğine dair duyulan güvenlik hissinin yaşanması için kusursuz bir ortam sağlar. Çünkü frustrasyonu tetikleyen sınırlar aynı zamanda hakiki bir yakınlığa karşı savunma işlevi görür. Burada terapist tarafından dikkatli bir şekilde izlenmediği takdirde, terapiye girmenin kendisi, ilişkiye benzeyen ancak aslında dış dünayda ilişkiye girmenin karşısında savunmacı bir geri çekilmeden başka bir şey olmayan, gelişmeye kapalı bir anlaşma haline gelebilir. h. Daha sonra Guntrip şizoidin depersonalizasyon savunmasını tanımlar. Ona göre bu, kişiye aslında duygusal olarak orada olmadığı halde bir yerlerde olmasına izin veren disosyatif bir mekanizmadır. Gözleyen ve katılımcı ego arasındaki bölünme kendiliği aşırı uyarılma ve kaygının yol açtığı duygusal fırtınalara karşı koruyan afektif bir kendilik regülatörü işlevi görür. Yaşadığı depersonalizasyonu tarif eden bir hasta demişti ki: “Dışarı çıkmam gerektiğinde etrafıma bir duvar örüyorum. Ancak bu şekilde caddeden yürümeye başlayabiliyorum.” i. Regresyon: Guntrip’in değindiği son özellik regresyon dediği şeydir. Guntrip regresyonu şu şekilde açıklar: “Şiozid kişi derinliklerinde dış dünyaya karşı dehşete düşmüş durumdadır ve ondan kaçmaya çalışır, sanki ana rahminin güvenliğine kadar geri gitmek ister. Örneğin pek çok şizoid hasta çocukken masaların altında, dolaplarda veya odalarını köşelerindeki küçük kapalı mekanlarda oturduklarını anlatırlar. Bir hasta, bir bağlanma anında Guntrip’in teorisine açık bir gönderme yaparcasına şöyle demişti: “Keşke sizin rahminizde tekrar hayata başlayabilseydim. Belki o zaman daha iyi bir şekilde dışarı çıkardım”. Klein’ın Tanısal Şeması Klein Guntrip’in çalışmasını sadeleştirerek, yukarıdaki dokuz özelliği üç grupta topladı. Bunu yaparken, bu özelliklerin hepsi olmasa bile çoğunun şizoid bozukluk tanısı koymak için bir dereceye kadar var olması gerektiğini vurguladı. Ayrıca, tarifleyici psikiyatri terimleriyle konuşursak, bu özellikleri gösteren hastalar DSM’ye göre ya şizoid ya da çekingen Kendilik bozukluğu tanısı alırlar. Ancak daha önce de belirtildiği gibi Klein üçüncü bir tanı kategorisi getirir- gizli şizoid ki ancak hastanın kendi öznel deneyimini anlattığında saptanabilecek bir durumdur. Bu nedenle DSM’nin tarifleyici kriterlerinde göre fark edilmemiş pek çok şizoid hasta olma olasılığı yüksektir. Salt Şizoid Grup: Klein’ın salt şizoid grup diye tariflediği ilk grubu hastalığın varlığını kanıtlamakta gerekli fakat yetersiz bir gösterge olarak görür. Bu gruba has özellikler, geri çekilme, içe dönme ve duygulanım noksanlığıdır. Klein’ın sözleriyle bunlar, “şizoid hastanın ötekiler karşısında güvenli ve süreğen bir kişilerarası mesafe tutturabilmesinin en doğrudan ve açık ifadeleridir.” Ve bu özellikler hem açık hem de gizli şizoid bireylerde tanısal kriterlerdir. Sahte Narsisistik Grup: Klein daha sonra sahte narsisistik grup dediği, narsisizm, kendine-dayanma ve üstünlük özelliklerini taşıyan grubu tartışır. Hastaların ilk görünüşleri terapiste narsisistik bozukluk gibi görünse de, Klein’a göre bu görünürdeki üstünlük hisleri, ötekilerden belirli bir mesafe alabilmek için ihtiyaç kurdukları özerklik ve bağımsızlığın bir yansımasıdır. Dolayısıyla sahte narsisistik şizoid grup ile hakiki narsisistik bozukluk arasındaki en önemli fark, altta yatan motivasyondur. Öyle ki, narsisist zenginlik, güç ve güzellik ister veya idealize edeceği birini ister. Oysa şizoidin amacı ötekilerden üstün olduğu hissiyle kendine güvenli bir alan yaratmaktır; onlardan daha iyi olmak için değil, onlara yaslanmak zorunda kalmayacak kadar güvende hissetmek için. Sahte Sınır Grup: Klein, sahte sınır grubu yalnızlık, regresyon ve depersonalizasyon özellikleri gösteren kişiler için kullanır. Der ki: “Bu özellikler, daha aktif olarak geriye çekilme halinde olan ve ilişkiler dünyasından kopukluk yüzünden en fazla tehdit altında hisseden hastalarda görülür.” Bu hastaları sınırda hastalardan ayırırken, sınırda hastalarda bu özelliklerin nesneyi daha yakına getirme, şizoid hastalarda ise ötekilerle arada rahat edilebilecek bir mesafe kurma işlevi gördüğü hatırlanmalıdır. Klein’a göre: “Sahte sınır şizoid hasta ötekilere katılmak yönündeki isteksizliğinin onlara katılma hakkını kendinde görmeyişinden kaynaklandığını düşünür (çünkü) sahte sınır şizoid hastanın bir canavar ya da bir ucube gibi hisseden bir kendilik-temsili vardır” ve “ Sınırda hastalarda da bu duygu vardır ancak kötü hissetmelerinin sebebi, suçlu, yetersiz, yenik, kötü veya önemsiz ve sevgiyi hak etmediklerini düşünmelerinden kaynaklanır, oysa şizoid hastalar kötüdürler çünkü farklı, garip, ötekilerden ayrı ve sevgiyi deneyimleyemeyen olduklarını düşünürler.” Bay O demişti ki: “Heykelimi yapmayı düşündüm ama eğer bunu yapsaydım var olma hakkım var demiş olacaktım ve bu cümleyi kurabileceğimden emin değilim.” GELİŞİMSEL FAKTÖRLER Şizoid bozukluğun göstergeleri olan bütün tanımlayıcı faktörleri topladığımızda, şizoid bozukluğun bir arzu bozukluğu olduğu sonucunca varırız. Guntrip der ki, depresyon aşktan yapılmış öfkedir. Şizoid ise aşktan yapılmış açlıktır. Ancak bu açlık, ne kadar yoğun olursa olsun korunulması gereken bir açlıktır. Peki neden? Bu şekilde sonuçlanması için hangi gelişimsel faktörler rol oynamış olabilir? Klein’a göre şizoid risk taşımayan veya tehlikeli olmayan bir iletişim yönteminin mümkün olduğuna dair en ufak bir inancı yoktur. Bu nedenle, şizoid birey, her zaman, iletişimsizlikten kaynaklanan Winnicott’un temel ilkel can çekişme hali dediği veya düşünülemeyecek kadar büyük bir kaygı halini deneyimleme tehlikesiyle yüz yüzedir. Winnicott’un ileri sürdüğü bir paradoks vardır: “Her birey izole, tamamen iletişimsiz, tamamen bilinmez, ve hatta, bulunmazdır” der. Ancak sonra da yalnızca bir bebekten bahsedemeyeceğimizi, ancak annesiyle bağlantıda olan bir bebekten bahsedebileceğimizi ileri sürer. Ve her ne kadar herkesin hakiki kendiliği aslında yalnız ve iletişime geçilemeyen olsa da, var oluş ötekinin varlığında yalnız olabilmekten çıkar. Şizoid bozukluk, yalnızlığın, ötekinin varlığı ile kırılmaması durumunda olandır çünkü Ed Tronick’in açıcı terminolojisiyle, buluşma anında karşılaşma olmamıştır ya da öyle bir karşılaşma olmuştur ki bu, bozukluğu olan bireyin öznel deneyimi, kaçınılmaz olarak ve tekrar tekrar hakiki kendiliğe gelen yıkıcı ve yutucu bir hasar olmaksızın ötekiyle iletişimin mümkün olmadığıdır. Gelişimle ilgili meselelerde Klein, hapsolmak fikrinden kurtulur, bunun yerine ebeveyn ve çocuk arasında var olan bağlanma koşullarının etkisine odaklanır, buna huy ve yaşamın getirdiklerini de katarak, karakterin oluşumunu bunlara bağlar. Gelişimsel tezi, fazlaca kullanılan sembiyoz terimini ele alarak başlar. Sembiyozun çocuğu, iki görevle başbaşa bıraktığını söyler; kendiliği dış gerçeklikten ayrımak, ki şizoid de dahil psikotik olmayan bütün kendilik bozuklukları için önkoşul budur, ve içselleştirilmiş kendilik-temsillerini içselleştirilmiş nesne temsillerinden ayırmak, ki bu da karakter oluşumunun kalbinde yer alan ayrışma-bireyleşme süreciyle ilintilidir. Bu süreçlerin şizoid bozukluğun oluşumunda nasıl işlediğini tariflerken, Klein, hem Mahler hem de Stern’in çalışmalarından yararlanarak, her iki gelişim paradigmasında da çocuğun içselleştirilmiş kendiliği nesne temsillerinden ayırma kapasitesine ulaştığında bir noktaya ulaşıldığını anlatır. Daha önce de gördüğümüz gibi Mahler bu döneme Raproşman altevresi der. Klein “Raproşman (yeniden yakınlaşma) alt evresinin anlamı, çocuğun gelişimsel olarak ötekinin otomatik olarak kendisi gibi düşünmediği ve hissetmediğini farketmesidir.” der. Stern’e göre aynı gelişim, çocuk öznel kendilik deneyimleriyle ilgili kapasitelerini edindiğinde gerçekleşir. Bu da ben ve ötekinin farklı öznelliklerinin olduğu ancak bu farklı niyetlerinin, fikirlerinin veya duygularının ötekine iletilebileceği veya onunla paylaşılabileceği önermesi etrafında şekillenmiştir. Bu nedenle, öznel kendilik deneyiminin temel varsayımı ayrı fakat kesişebilen zihinlerin öznel kendilikleri olduğudur. Çocuğun ayrı fakat kesişim halinde durmak gibi iki görevi vardır. Sınır durum için ayrışma üzerinde dururuz ancak ayrışma-bireyleşme sürecinde aynı derecede önemli olan diğer boyut, bağlantı kurmak içim farklı iletişim yolları bulmaktır. Öyleyse soru şudur; ayrışma geçekleştikten sonra geri dönüş yolu nedir? Masterson, sınır ve narsisistik Bozukluklardaki iletişim yollarını net bir şekilde resimler ancak Klein der ki: “Şizoid birey için temel mesele iletişim sürecinin kendisidir. Çünkü şizoid bireyin deneyimi, herhangi bir iletişim çabasının taciz, veya açık ihmalle son bulmasıdır.” Şizoid bireyin öznel deneyimi, aile sistemi içinde sağlıklı veya patolojik canlı bir varoluş değildir, bunun insan dışı, Kendiliksizleşmiş bir işlevi vardır: bu işlevin bir amacı vardır ve sonra da arka raflara kaldırılır: Şiozid Kendilik bozukluğu olan kişiler, lambadaki cin gibi, ihtiyaç duyulduğunda çağrılır, sonra unutulurlar. Bu nedenle bu çocukların iç dünyalarında yalnızlık ve kişilerarası sıcaklık veya kılavuzluk ışığından mahrum bir halde karanlıkta yollarını bulamamanın yarattığı kafa karışıklığı vardır. Elli yaşlarında sahte sınır şizoid bir hasta şöyle demişti: “Her gün azar azar ölüyorum. Ruhumu canlı tutmak öyle güç ki ve bunu beş yaşımdan beri yaşıyorum ve bunu daha ne kadar yapabilirim bilmiyorum.” Sonra sesini yükselterek ve dimdik yüzüme bakarak devam etti: “ Biliyorum ki beni ancak bir kişi, örneğin bir terapist kurtarabilir. Beni alıp alışverişe götürecek ve bu kadar izole yaşadığım için öğrenemediğim temel şeyleri bana öğretecek ve insan olmak için ihtiyacım olan araçları bana verecek biri.” Klein şizoid’in insandışılaşma deneyiminin hastalar tarafından genellikle benzer metaforlar yoluyla dile geldiğini söyler. Bunlardan bazıları kukla, android veya köledir. Örneğin erkek bir hasta, Günden Kalanlar filminde şizoid hizmetkârı canlandıran Anthony Hopkins’e gönderme yaparak şöyle demişti: “Onda kendimden çok şey buldum. Ailem için Hudson bendim, şimdi de eşim için Hudson’um”. Orta sınıf bir aileden gelen genç bir kadın hasta ise kendini ve dört kardeşini “annemle babamın ihtiyaçlarını karşılamaya hazır bir hizmetkârlar ordusu” olarak tarif etmiş ve henüz yedi yaşındayken ailenin yemeklerini hazırlamakla yükümlü olduğunu anlatmıştı. Sonra da hüzünlü bir şekilde yakın zamanda annesiyle aralarında geçen bir konuşmayı aktarmıştı: “ Annemle konuşurken konu çocukluğuma geldi ve bana beni o kadar mutsuz eden şeyin ne olduğunu sordu... ben de küçükken birinin benimle sohbet etmesini ne kadar çok istediğimi söyledim ve cevabı suratıma bir tokat gibi çarptı... Dedi ki 7 yaşında bir çocukla ne hakkında konuşabilirsin ki...” İntrapsişik Yapı: Klein’ın şizoid bozukluktan muzdarip bireylerin intrapsişik yapısu ve varoluşsal dilemmalarıyla ilgili çizdiği resim, Private Self isimli eserde Modell tarafından işlenen Hegelci paradoksu yansıtır. Modell’e göre Hegel sadece şizoid bireylerin değil, tüm bireylerin, içlerinde bir yarılmayı yaşadıklarını söyler. Bu yarılma, bir tarafta özerklik ihtiyacı diğer tarafta ise sosyal dünyada katılımcı olma ihtiyacı olan dilemmayla ilgilidir. Bu dilemmayı işlemek için Hegel efendi/köle paradigmasını ileri sürer. Ona göre kişinin oynayacağı rol arzunun öğesi tarafından belirlenir. Efendi, kendine yeten ve ötekini arzulamayan, üstün olan ancak öznelerarası öğrenmeden mahrum kalandır. Köle ise, ötekini arzular, itaat edendir, ancak insani etkileşimle gelen gelişme kapasitesini her zaman içinde barındırır. Hegel’in diyalektiği tüm bireyler tarafından çözülmesi gereken evrensel bir paradoks olarak sunulur. Ancak şizoid bozukluğu olanlar için, arzunun tehlikelerinden kaçınmak için bir yol olarak kendine yeterlilik halini seçmek, Ulis’in sirenlerin şarkılarıyla boğulmaya mahkum olmaktan kurtulmak için kendini geminin direğine bağlatması kadar kaçınılmaz bir gereklilik olur. Klein, şizoidin intrapisişik dünyasını, şizoid bireyin Hegelyen dilemmasıyla ilgili yaşantısı ve ona getirdiği çözüm açısından kavramsallaştırır. Dolayısıyla şizodin içselleştirilmiş nesne ilişkilerinin, yarılmış iki defansif nesne ilişkileri biriminden oluştuğunu söyler. Bunlardan biri efendi/köle ilişkisinde, kukla veya köle olan kısmi nesne, diğeri ise gasp eden veya yöneten efendi olan kısmi nesnedir. Eşlik eden duygulanım ise kuşatılma veya gasp edilme ama bağlantıda kalma halidir. Hastalarımdan biri, annesinin kendisinin kız arkadaşıyla ilk tanışmasından önce oldukça kaygılanmış olduğuna dair bir yorumuma karşılık olarak şöyle demişti: “Evet, kaygılandığını biliyorum. Ama bundan fazlası da var. Sanki bizi yutmak istiyormuş gibi, öyle bir hali var.” Klein’ın bağlantısızlık birimi dediği saldırgan birim, sadist, mahrum bırakan ve tehlikeli bir kısmi-nesne temsili ile yabacılaşmış, yalnız ve sürgünde bir kısmi-kendilik temsilinden oluşur. Burada eşlik eden duygulanım ise depresyon duygularının, kozmik yalnızlığın, yararsızlık hissi ve çaresizliğin çok yoğun yaşandığı terk depresyonudur. Bir hasta, Klein’ın şizoidin sürgüne kaçışının çok erken dönemde ve bilinçli bir şekilde gerçekleştiğiyle ilgili gözlemini teyit ederek şöyle demişti: “Annem soğuktu babamsa bana eziyet ederdi. Henüz altı yaşında bile değildim herhangi bir konuda onlara güvenmemem gerektiğine karar verdim ve eğer güvenirsem bunun beni yok edeceğini anladım. Ama temasımı kopartalı o kadar uzun bir zaman oldu ki artık insanların arasına tekrar katılabileceğime inanmıyorum. Ve bunun daima bu şekilde devam edeceğini düşünüyorum çünkü zaten insani temaslara uygun değilmişim gibi geliyor.” Şizoid Uzlaşma ve Şizoid Fantezi Kullanımı: Şimdiye kadar sınır durumdaki kişinin bakılmak istediğini, Narsisistik kişinin ise idealize eden veya aynalayan kaynaklar aradığını gördük; şizoid bireyin temel ihtiyacı ise güvenliğin korunmasıdır. Bunun için kendini, Scylla’nın bağlanma ve beraberinde getirdiği sadizm ve gasp etme riski ile Charybdis’in mutlak izolasyonu arasında bir noktada konumlandırır. Şizoid bireyin bu dilemma karşısındaki tutumu Guntrip’in kavramsallaştırmasıyla sürekli içeride ve dışarıda olma arasında gidip gelen bir varoluştur. Şizoid dinamiklerin bu özelliğini şizoid bireyin davranışlarında da görmek mümkündür. Örneğin sürekli oturdukları yeri, işlerini değiştirirler, veya birden fazla iş veya eşleri olur; hatta daha sıklıkla bir tek yere veya ilişkiye kıstırılmış yaşarken, diğerleri hakkında fanteziler üretirler. Tedavide, şizoid hasta bu dinamikleri terapistle arasındaki mesafeyi koltuğunu hareket ettirip değiştirerek, seans saatlerini değiştirerek veya terapistin koyduğu çerçeve tarafından sıkıştırmaktan kurtulmak için seans sıklıklarını değiştirerek veya paylaştığı malzemelerde sürekli ufak tefek değişiklikler yaparak gösterebilir. Bu defansif ölçütler şizoid bireyi fazlaca içeride veya fazlaca dışarıda olmaktan korusa da, bağlanma ve izolasyonla ilgili tehlikeyi bertaraf etmek için kullandığı en güçlü korunak kendi hakiki varoluşunu iç dünyasında fantezilerinde yaşamaktır. Bu alan terapist de dahil ötekilerden korunaklı bir şekilde saklanabilir. Bu nedenle şizoid hastanın içinde, dışarıdan fark edilmeyen, size, terapistine yakın olma fantezisi olduğundan emin olunabilir. Oysa dış dünyada savunma olarak gerçek bir ilişki kurmamış gibi görünür.
|