PDF Yazdır e-Posta

“Masterson Yaklaşımı’nın Klinik Temelleri”

Judith PEARSON

Merhaba,

Ben Dr. Pearson, ve başlamadan önce Tahir’e bizi güzel ülkenize davet etiği ve harika yemeklerinizi tekrar tatma şansı verdiği için teşekkür etmek istiyorum. Aynı zamanda, kalbimi ve aklımı derinden etkileyen ve son iki dekat (son iki on yıl) boyunca terapötik çalışmamı geliştirmemi sağlayan, kişilik bozukluklarının terapisine teorik ve klinik yaklaşım ile ilgili sizinle konuşma fırsatı verdiğiniz için de size teşekkür etmek isterim.

Aynı zamanda ben konuşurken kendi örneklerinizi kullanmanızı tavsiye ediyorum, böylece her şey daha açık hale gelir. Ve konuşmamın sonunda sorularınız ve düşünceleriniz için zaman bırakacağım, hepinizi kendinizi aktive etmeye ve konuşmaya katılmaya davet ediyorum.

Bugünkü sunumum Masterson yaklaşımına hızlı bir yolculuk ortaya koyarak başlayacak. Temel olarak yaklaşımın evrimini, bazı başlıca fikirleri ve bunların teorik ve klinik temellerini tartışacağım ve daha sonra Masterson stiline göre kişilik bozukluklarının tanı ve tedavisi ile ilgili bir çerçeve çizeceğim.

Masterson yaklaşımının evrimi:

Ahmet’in söylediği gibi, Dr. Masterson’ın kişilik bozuklukları ile yoğun çalışması, 50 yıl önce, asistan olarak ilk çalışmaya başladığı ve daha sonra New York Paine Whitney Psikiyatri Hastanesi’nin Borderline Adölesan Biriminin şefi olduğu sıralarda başladı. Çalışmaları sırasında şimdiye kadar adölasan kargaşa olarak kavramlaştırılan bir durumun aslında adölasanlar olgunlaşırken söylendiği gibi kaybolmadığını gösteren 12 yıl süren bir araştırma projesi yürüttü. Bunun yerine bu genç hastalardaki yıkıcı karakter ve ego kusurlarının erişkin hayatları boyunca çözülemediğini göstermiştir.

Dr. Masterson , bir durumdan daha çok bir bozukluk olduğuna inandığı durumu araştırmak için kendi birimini kurdu. Birimindeki çalışmadan çıkan şaşırtıcı gerçek; eyleme vurumları durdurmayı başaran teknikler geliştirdiğinde hastalar artan bir şekilde deprese oluyorlardı. Ve bu da eyleme vurma davranışlarının yeniden canlanmasına sebep oluyordu. Kısaca ne kadar iyileşirlerse kötü hissediyorlardı. Ve eski savunmalarını geri istiyorlardı.

Zamanla Masterson, adölasanın eyleme vurma davranışlarının kesilmesiyle ortaya çıkan depresyonun annenin ya da bakıcının, ayrılma bireyleşmenin önemli periyodu sırasındaki çocuğun gelişen kendiliğine yeterince duygusal destek sağlamasındaki eksikliğine bağlı olduğunu aydınlatmasıyla sonuçlandı. Böylece adölasan kendini aktive ettiğinde, sonuç, Masterson’ ın uygun bir şekilde tanımladığı terk depresyonunun yeniden deneyimlenmesiydi. Bu altı etkili bileşen içeriyordu.

1. Yok edici depresyon

2. Ölümcül öfke

3. Panik ve anksiyete

4. Boşluk ve anlamsızlık

5. Utanç ve suçluluk, ve son olarak

6. Umutsuzluk ve çaresizlik

Dr. Masterson kendilik aktivasyonunu terk depresyonuyla sonuçlandığı ve daha sonra savunmacı eyleme vurumların yeniden yerleşmesiyle kendini gösteren bir örüntü tanımladı. Bu da tüm kişilik bozukluklarıyla ilgili dinamiğin anahtarı olan bir döngüydü.

Çalışmasında Freud, savunmacı eyleme vurum ve hatırlama arasında ters bir ilişki olduğunu vurgulamıştı. “hasta unutulmuş ve bastırılmış olanlarla ilgili hiçbir şey hatırlamaz. Ancak davranışlarıyla ifade eder. Bunu anılarında değil davranışlarıyla üretir. Tekrar ettiğini bilmeden tekrar eder.’’ Diyerek tekrarlamanın dinamiğini tarif etmiştir.

Masterson ve diğer ego psikologları savunma analizinin bilgeliğini gördüklerinde ve gözlemlerini akılcı yorumlamalarla oluşturduklarında anladılar ki savunmaları kestiklerinde anılar duygulanımlar ve rüyalar yüzeye çıkacaktır. Ve tedavi sırasında bunlar erişilebilir bir materyal olacaktır. Daha sonra bu gözlemleri uygulamak için dizayn edilen tedavi stratejilerinin özellikleri hakkında konuşacağız.

Freud, aktarımın analistin kendisine yönlendirilmiş bir tekrarlama olduğunu tanımlamıştı. Ancak zihinselleştirme kapasiteleri olmayan preödipal hastaların gerçek bir aktarım geliştiremediğini anlayan Masterson bu hastaların terapi odasındaki tekrarlamalarını aktarım eyleme vurumu olarak adlandırmıştır.

Pratikte fark şöyle görülür; nevrotik hasta: “Biliyor musun, bu son yorumu yaptığında destekleyici olmaya çalıştığını görüyorum, ancak kulaklarımda sanki annemin beni çok fazla bebekleştirmeye çalıştığını duyuyorum. “ Kişilik bozukluğu hastası: “Aynı annem gibisin, kendi kendime bir şey yapabileceğime inanmıyorsun” Aktarım eyleme vurumu, Fonagy’nin söylediği “zihinselleştirme” deki hatalarını ifade eder. Bundan farklı olarak kişilik bozukluğu olan hasta, “psişik eşdeğerlilik” gösterir. Bu; içsel olarak tecrübe edilenin gerçek durumla çakıştığını farz eden kognitif bir model olarak iş görür.

Masterson’ın düşüncesindeki bir sonraki basamak Margeret Mahler’in çalışması ile karşılaştığında oluştu. “İnsan yavrusunun psikolojik doğumu” olarak tanımlanan bu öncü çalışmada, Mahler doğum ve üç yaş arasındaki zaman periyodunda yeni doğanın kendiliğin içsel tasarımlarının ve yeniden değişen ve düzenlenen farklılaşmaların olduğu bir seri gelişimsel fazdan geçtiğini varsaymıştır. Her evre çocuğun kapasiteleri ve ihtiyaçları doğrultusunda anneden değişik beklentiler içerir. Annenin çocuğunun değişen ihtiyaçlarına cevap verme yolları ve bununla birilikte çocuğun yapısal donanımları gelişimin devamını belirler. Mahler der ki ‘’ teorim; çocuk için annenin, çocuğun hem dış gerçekliğini hem de içsel ortamını referans alarak yaşayan bir tampon olarak ışık tutmasını içerir.”

Mahler, gelişimi, bir seri başarılı ancak üst üste binen safhalar olarak görür.

0-3 ay arası normal otizm:

Yenidoğan içe dönüktür, kendi içsel durumları dışında hiçbir şeyin farkında değildir, annenin fonksiyonu ise uyaran bariyerinin bir uzantısı olmak ve yenidoğana kendi homeostatik süreçlerini düzenlemekte yardımcı olmaktır. Bu da uyumlu bir kendilik duyumuna götürür.

Sembiyoz:

Bu evre, yenidoğan yaklaşık 8 aylık olana kadar sürer. Yenidoğan annenin farkında olmaya başlar. Ancak annenin ve kendisini ortak bir sınırı olan ikili bir birim olarak tasarlar. Mahler’ in kelimeleriyle tek kabuk içerisinde iki ceviz

Ayrılma bireyselleşme:

Burada Mahler en önemli olan ayrılma ve bireyleşmeyi anlatmıştır. Bu beş ay’dan üç yaşa kadar sürer. Ve dört alt evreye ayrılır.

a. Farklılaşma:

Çocuk anneden uzaklaşmak için bir duruş ve bakış sergilemeye başlar. Böylece kendi vücut ve kendilik sınırlarını daha iyi tanımlamaya ve korumaya çalışır. Bu alt evreyi Mahler ‘’ yumurtadan çıkmak ‘’ olarak adlandırmıştır. Çocuk şimdiye kadar kendi iç dünyasına yönlendirilmiş dikkatini şimdi dış dünyaya yönlendirmiştir. Bunu düşünürken aklıma şu geliyor: kızım yeni bebeğini hastaneden eve getirdiğinde büyük kızı o zamanlar dört yaşındaydı. Bebeğe sarılmaya ve onu öpmeye çalıştığında bebeğin cevapsızlığına şaşırır. Ve kızıma bakar ve sorar. ‘’ anne ne zaman gerçek bir bebek olacak ? ‘’

b. Alıştırma:

Alıştırma alt evresi 8 ay’dan 15 ay’a kadar sürer. Ve çocuğun motor ve bilişsel kapasitelerinde gerçek bir gelişme görülür. Otonomi hisleri artar. Hala intrapsişik olarak anneyle füzyonda olma tasarımıyla desteklenir. Çocuk, Phyllis Greenacre’ nin tanımladığı ‘’dünya ile aşk ilişkisi içerisinde’’dir. Burada önemli olan kanatları arasındaki rüzgarın ve çocuğu destekleyen artan güç ve yeterliliğin sebebi füzyondur. Daniel Stern buna tek zihinlilik adını vermiştir. Bu çocuğun annenin tüm güçlülüğünü hissetmesi ve paylaşmasını deneyimlemesini sağlar.

Ama kendiliğin ve annenin mükemmelliğini ummak hayal kırıklığı yaratır. Ve çocuğun keşfetmeye ısrarlı hareketi bitkinlik ve kırılganlık yaşatır. Böylece çocukta sürekli yatıştırılmak ve anneden yakıt ikmali ihtiyacı doğar. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ya da şiddetli eleştiri yanlış ayarlanma veya kızgınlık ile karşılaşıldığında bir duraklama oluşur. Bu da narsistik kişilik bozukluğunun temellerini atar.

c. Yeniden Yakınlaşma:

Alıştırma alt evresinden sonra yeniden yakınlaşma alt evresi gelir. Bu da 15 ay ile 3 yaş arasında sürer. Mahler bu en son gelişimsel safhaya ‘’ nesne sürekliliği yolunda ‘’ adını verir. Ancak sanırım hiç kimse tam olarak buna ulaşamaz.

Yeniden yakınlaşma alt evresi gelişimde büyük adımları içerir. Burada gelişen hareketlilik, dil ve sembolizasyonun kullanılmaya başlanması ve kapasitelere ve arzulara odaklanma artan bireyleşme ve sosyal olarak kendiliğin farkında olması deneyimlenir. Ancak yeniden yakınlaşma alt evresi kriz içerir çünkü bu büyük adımlara çocuğun anneyle ne füzyonda ne de tek zihinlilikte olduğunu anlaması eşlik eder. Aslında ayrı varlıklardır. Ve bu farkındalıkla çocuk insan varoluşunun en endişe verici kavrayışını yaşar. Ayrılma kavramı korkunç kaybolma ve terk ihtimallerini getirir. Ve bunlar anneyle füzyon durumunda asla düşünülemez.

Çocuğun bu çelişik gelişimsel becerilere uyum sağlama çalışmaları regresyona istek ve ‘’ kendi kendime yapacağım ‘’ ihtiyacı arasında salınma periyotlarına sebep olur. Davranışsal olarak daha sonra çocuğu ikircikli ve inatçı olarak anneye yapışma ve mesafe ve ayrılmayı sağlamak için onu itme arasında salınırken görürüz.

Beklenildiği üzere annenin berraklığı, sakinliği ve destekleme kabiliyeti, yeniden yakınlaşma krizinin başarılı çözümlenmesinde anahtar bir rol oynar. Somut anlamda bu, annenin çocuğun büyümesi ve kapasitesi tarafında kararlı bir şekilde bulunması gerektiği anlamına gelir. Yani anne, çocuğa ayrılık anksiyetesinin iblislerini püskürtmek için ve çocuğun kendi potansiyeline erişmesi için nazik bir şekilde yardım eder. Anne bu fonksiyonlarını yerine getirdiğinde sonuçta annenin ikircikli iyi / kötü taraflarını birleştirmek için kapasitesi oluşur. Ve çocuk nesne sürekliliği safhasına doğru ilerler.

Ancak eğer annenin kendi sorunları veya patolojileri onu çocuğun bireyselleşen kendiliğini içerlemek , gücenmek ya da ihmal etmeye götürürse ya da kendi terk depresyonu onu çocuktan ayrılmamaya iterse bölünmüş nesne ilişkileri birimi devam eder ve kristalleşir. Ve böylece Masterson’ ın adlandırdığı borderline kişilik bozukluğunun ödüllendirici ve geri çekilen nesne ilişkileri birimi oluşur.

İlkel savunmalar; bölme, yansıtmalı özdeşim, inkar ve dışsallaştırma açığa çıkar. Ve ego kusurları gerçeklik egosuna ters olan hazza devamlı olarak güven ile oluşur. Ve bu ego kusurları genişlemeye devam eder. Büyüme ve hakimiyet şimdi annenin ulaşılamazlığı ve kaybı ile ilişkilidir. Çocuk aktivasyondan geri çekilir.

Bu yolla yeniden yakınlaşma alt evresi boyunca yanlış ayarlanmış ilişkisel örüntüler gelişimsel duraklamayla sonuçlanır ve daha sonra borderline kişilik bozukluğu oluşur.

Nesne İlişkileri Teorisi:

Mahler ‘ in, Bowlby’ nin, Stern’ in, Schore’ un gelişimsel teorileri, Masterson’ un teorisini sac ayaklarını oluşturur. Anne çocuk ikilisinin erken dönem etkileşimlerinin içselleştirilen nesne ilişkisi birimi olduğunu anlamamızı sağlayan nesne ilişkileri teorisi, diğer bir sac ayağıdır. Eğer şemalarınıza bakarsanız bunun nasıl çalıştığını görürsünüz.

Gördüğünüz gibi her nesne ilişkileri birimi bir kendilik temsili ve bir nesne temsili ve bunları biribirine bağlayan duygu içerir.

Kişilik bozuklukları preödipal olduğundan ve tam nesne ve kendilik tasarımlarına erişilmeden şekillendiğinden her bozuklukla ilgili tasarımsal birimler bölme savunması ile ayrı tutulmuştur. Her bozuklukta ‘’ iyi ‘’ ya da libidinal parça – nesne ilişkileri birimi – ki biz buna bağlanma birimi diyoruz, ve ‘’ kötü ‘’ ya da agresif parça – nesne ilişkileri birimi ya da bağlanmama birimi bulunur.

Vurgulamak isterim ki anne ve çocuk arasındaki duygusal aktarım intrapsişik yapının birincil tamamlayıcısıdır. Bu; Masterson ‘ ın nesne ilişkileri birimi ve Kernberg, Rigs, Stern veya Bowlby’ nin içsel çalışan modelleri ve bağlanma teorisyenleri, Allan Schore’ un klinik nörobiyolojik teorileriyle geniş bir şekilde gösterilmiştir. Schore, bakımveren ile etkileşimlerin ve bu etkileşimlerle ilgili duyguların tasarımsal yapılar oluşturduğunu ve bunların daha sonra gelişen beyin devrelerine kalıcı olarak yerleştiğini göstermiştir. Schore aynı zamanda bu tasarımsal modellerin daha sonra kişinin geri kalan hayatı boyunca karakteristik duygusal modülasyonuna eriştiğini söylemiştir.

Gerçek ve sahte kendilik :

Masterson’ un teorisine göre, ilişkisel olarak yetersiz gerçek kendiliği korumak için ve nesne ile devamlı bir bağlantı sağlamak için kişilik bozukluğu olan hasta savunmacı bir sahte kendilik inşa eder. 1985 te ‘’ gerçek kendilik ‘’ in yayınlanması ile Masterson ‘ un teorisi bu yeni özenilmiş ve arıtılmış gerçek ve sahte kendilik yapısı ile çevrelenmiştir.

Bu yapılar Winnnicott’ un gerçek ( true ) ve sahte kendilik kavramları ile benzer ancak farklıdır. Winnicott ‘ un gerçek kendiliği anlatılamaz duygu ve içgüdü rezervuarı olarak kavramlaştırılmıştır. Masterson’a göre , gerçek kendilik içselleştirilen kendilik ve diğerinin temsillerinin bir kombinasyonu olan temsilsel bir yapıdır. Gerçek kendilik kişiye kendi ihtiyaçlarına, eğilimlerine ve mizacına uyum ile aşk’ta ve iş’te aktivasyon kapasitesi sağlar. Benzer şekilde Winnicott’un sahte kendiliği sosyal- kendilik etkileşimlerinin her formunu içerir. Masterson’un sahte kendiliği ebeveyn- çocuk uzlaşmasının bir ürünüdür. Bu da çocuğun kendini, kendi ihtiyaçlarından daha çok ebeveyninin ihtiyaçlarına göre yapılandırmasıyla sonuçlanır. Ebeveyn’ in aynalaması; ihmal, istismar yanlış ayarlanma ile bozulmuştur. Ve bu da çocuğu kendi gerçek kendiliğinin çirkin, kötü, utanç verici veya görünmez olduğu içsel temsili ile baş başa bırakır. Ancak sahte kendiliğinin yapısı kendilik saygısının sağlanması ve diğerleriyle bağlantı için gereklidir.

Bu bağlamda Prufrock’taki T.S Elliot’ın hattından beni arayan bir hastayı hatırladım. Bu hasta “ karşılaştığımız yüzleri karşılamak için bir yüz ‘’ hazırlamaktaydı. Burada aslında kendi yüzünü aynanın karşısında ayarladığını anlatmaktaydı. Böylece iş’ ten eve gelen babası için doğru gülümsemeye sahip olacaktı.

Bu hastanın sahte kendiliği nonverbal olarak ortaya çıkmaktadır. Ama şunu belirtmek gerekir ki sahte kendilik yapısının en büyük kolaylaştırıcısı lisandır. Aldatıcı lisanın tehlikesi Gregory Bateson tarafından aydınlatılmıştır. Bu çift bağlama teorisinde çelişik verbal ve nonverbal mesajları, alanın bırakılmadığı bir bağlam içerisinde oturtmak için bir çözüm ortaya atar.

Dan Stern, lisanlaştırılmamış kendilik deneyimi için ısrarlıdır. Pre ve nonverbal deneyimler lisanın ağırlığının altında gömülmüştür. Bu deneyimler hiçbir zaman lisan ile çevrelenemez (belki bu Winnicott’un incommunicado gerçek kendiliğinin bir onaylanması) Lisan kazanıldığında daha kesin nonverbal değerlendirmeler yapılmak yerine gerçeğin yargıcı ve yaratıcısı haline gelir. Ve böylece sahte kendiliğin oluşmasının birincil aracı olur.

Stern:

‘’ ebeveyn ile çocuk arasındaki işbirliği ile sahte kendilik oluşturulur. Kişinin kim olduğu hakkında dilbilimsel önerilerle semantik bir yapı geliştirilir. Ve dilbilimsel olarak kodlanamayan gerçek kendilik, tanınmayan deneyimler kümesine dönüşür.” Kısacası, izlenilen, gerçek kendiliğin sessizliğidir.

Masterson Yaklaşımı ve DSM: Yapı ve Semptom

Masterson yaklaşımı tanısına bağlı olan bizlerin ilişkili olduğu sorunlara ve hastalarımızı tedavi etmemize gelelim. Bu bağlamda bize göre ayırıcı tanı süreci çok önemlidir. Çünkü tanı, takip edilmesi gereken tedavi şekli için en iyi tek belirteçtir. Eğer tüm bozukluklar benzer şekilde tedavi edilseydi, ayırıcı tanı akademik ilgi ile ilişkili ve klinik önemi oldukça az olabilirdi.

Tanı koyma sürecini düşündüğümüzde, ortaya çıkan farklılıkardan biri DSM kullanılarak tanı koyma sürecinden ayrı olmasıdır. Bozukluklarla örtüşen semptom görüntüsünü aydınlatan DSM, yardımcı bir araç olmasına rağmen, Masterson yaklaşımı psikodinamik, gelişimsel ve yapısal sorunlara odaklanarak daha derine iner. Bu, hastanın içselleştirilmiş kendilik ve nesne tasarımlarını, ego fonksiyonlarını ve ego savunmalarını içerir.

Tüm Kişilik bozuklukları ile ilgili tanısal özellikleri gözden geçirelim:

1. Non spesifik ego zayıflıkları, zayıf gerçeklik algısı, bozulmuş içgörü ve yargı, zayıf engellenme toleransı ve zayıf dürtü kontrolü. Bu tüm kişilik bozukluklarının karakteristiğidir. Haz egosu gerçeklik egosuyla olan savaşı kazanır.

2. İlkel ego savunmaları: idealizasyon, yansıtma, yansıtmalı özdeşim, inkar, dışsallaştırma, süperego deliği ve en tanınmışı bölme

3. Sahte kendilik uyumuna feda edilmiş gerçek kendilik aktivasyonu: eklemeliyim ki üst seviye bozukluklarda non spesifik ego zayıflıkları ve ilkel savunmalar daha az açık olsa da gerçek kendilik hedeflerinin sahte kendilik uyumuna feda edilmesi sabit ve bozuk bir mücadele alanı olarak kalır.

4. Terk depresyonu ve kendilik bozuklukları üçlüsünün merkezi psikodinamik konusu: kendilik aktivasyonunun depresyona yol açmasının tekrarlayan döngüsü ve daha sonra savunmaların eski pozisyonuna geri dönmesi

5. Aktarım eyleme vurumu vs aktarım ve bunun karşılığında karşı aktarım ve karşı aktarım eyleme vurumu hastanın kalkıştıklarına bizim rezonansımız bizi onların içselleştirilmiş nesne ilişkileri rollerine atar. Bu her zaman yararlı bir tanısal belirteçtir.

Bu karakteristikler, tüm kişilik bozukluklarının tanısal işaretlerini oluşturur. Bozukluklar arasındaki farklılıklar borderline, narsisistik ve şizoid bozuklukları tanımlayan ve ayrıştıran özel intrapsişik bileşenlerdir. Bunlar ebeveynin içselleştirilen nesne tasarımsal birimlerinin özel içeriklerini tanımlar. Bu çocuğun ebeveynle yaptığı ilişkisel pazarlıkla dikte edilmiştir. Bozukluğun doğası, ebeveynin çocuğun gelişen kendiliğe yönelttiği ihmal veya çatışmanın çeşidine bağlıdır. Bozukluğun ağırlığı ( üst, orta veya alt düzey ) bu çatışmaların yoğunluğuna ve yaygınlığına bağlıdır.

Şimdi bozukluklara bakalım ve benzerlikleri ve farklılıkları daha iyi anlamak için elinizdeki şemalara bakmanız yardımcı olur.

Borderline kişilik bozukluğu:

Borderline ile başlayacağım çünkü borderilne Masterson’a göre başlangıçtı. Ancak yarın tüm günü borderline bozukluğuna ayıracağımızdan bugün burada kısaca özetleyeceğim. Ve bu konferansta daha az dikkat edeceğimiz diğer bozuklukların geniş bir çerçevesini sunabilirim.

Hatırlayacağınız üzere, borderline patolojisi ayrışma- bireyselleşme evresinin yeniden yakınlaşma alt evresinde gelişimsel bir duraklamanın sonucu olarak ortaya çıkar. Burada çocuğun intrapsişik görevi iki kattır – kendiliğin içselleştirilmiş tasarımını annenin içselleştirilmiş tasarımından ayırmak ve kendi biricik yetenekleri ve kabiliyetleri ile uyumlu olarak bireyleşmek. Bu görev için annenin ulaşılabilirliliği başarılı bir çözüm için anahtardır.

Bu noktada çocuk, kendinin ve diğerinin iyi ve kötü özelliklerini entegre edecektir. Ve Mahler’in tanımladığı nesne sürekliliğine doğru olan yola ilerleyecektir.

Annenin kendi ihtiyaçları, çocuğun ayrışma ve otonomisine cevap olarak desteğini geri çekmesine sebep olur. Bu da gelişimsel duraklamayı doğurur. Ve anne çocuk etkileşiminin iki örüntüsü – ayrışma / bireyselleşme eksikliği için annenin ödüllendirilmesi ve ayrışma / bireyselleşmesine eylemleri için annenin geri çekilmesi, şemalarınızda gördüğünüz nesne ilişkileri birimi şeklinde psişik bir yapı olarak içselleştirilir.

Borderline bozukluğunun tanı ve tedavisi yarın ki sunumum da detaylı olarak anlatılacaktır. Bugün için psikoterapinin bu görünümlerini referans alarak, semptomatolojiden ziyade intrapsişik yapının bize ışık tutacağını söylemekle yetinelim.

Narsistik kişilik bozukluğu:

Tamam. Borderline bozukluğa kısaca baktıktan sonra narsistik bozukluklu bir hastayla çalışırken ortaya çıkan gelişim, intrapsişik yapı, tanı ve tedavi özelliklerini gözden geçirelim.

Narsistik kişilik bozukluğu tanısı ile sonuçlanan karakteristiklere bakalım.

Narsistik kişilik bozukluğu:

Yine DSM ye göre narsistik kişilik bozukluğu aşağıdaki semptom özelliklerini içerir.

1. Kendilik önemliliği veya biricikliliğinin büyüklenmeci duygusu

2. Sınırsız başarı fantezileri ile zihinsel uğraş

3. Sürekli bir dikkat çekme ve hayran olunması için teşhircilik ihtiyacı

4. Kendine güvene olan tehditlere karşı karakteristik cevaplar.

5. Kişiler arası ilişkilerde karakteristik rahatsızlıklar: yetkin olma duyguları, kişiler arası sömürü, aşırı idealizasyon ve develüasyon uçları arasında kurulan ilişkiler ve empati yoksunluğu

Borderline bozukluğu için doğru olan, narsistik bozukluğun DSM tanımı daha ileri gider. Ama yeterince değil. Bu, Masterson yaklaşımının tanımladığı narsisistik bozukluğun manifest ya da teşhirci alt tipini tasvir eden bir semptom görüntüsü ortaya koyar. Ve eklemeliyim ki danışmanlık odasında bu tip bir kişilikle karşılaşan biri tanıya ulaşmak için nadiren bir rehbere ihtiyaç duyar.

En sevdiğim grandiyöz narsist hikayesi, Dr. Masterson’ un anlattığı Nobel ödülü kazanmış mümtaz biriyle ilgiliydi. Yaz tatiline gitmeden bir hafta öncesinde Dr. Masterson hastanın yaklaşan ayrılmaya karşı hiçbir kelime söylemediğini fark etti. Bir sonraki seansta, hastaya bu gerçeği yorumladı. Hasta ‘’biliyorum hayatınızdaki en ilginç insan olduğumu fark ettim. Ve gitmek sizin zor olacak. Bu yüzden kötü hissetmenizi istemedim.

DSM semptom çerçevesini, Masterson yaklaşımının gelişimsel hikaye ve intrapsişik yapı üzerine olan vurgusu ile dolduralım. Gelişimsel olarak, yukarıdaki DSM çerçevesi, yetişkinde patolojik olmasına rağmen, Mahler’in 8-15 ay süren ayrışma bireyleşmenin alıştırma alt evresi için oldukça normaldir. Çocuk hala füzyon durumundadır ya da Stern’in söylediği gibi anne ile tek zihinli haldedir.

Anne ile tek zihinli olma hissi ile dolu olan alıştırma evresindeki çocuk, yeni beceriler kazanır. Ve evreni keşfeder. Bu duruma Phyllis Greenacre ‘’ dünya ile aşk ilişkisi ‘’ olarak adlandırılmıştır.

Çocuk sendelediğinde annenin yeniden yakıt sağlama kapasitesi çocuğa normal engellemelere cevap için gereken destek ve bilgilendirmeyi sağlar. Böylece grandiyözite ayarlanır. Çocuk gerçek bir başarıya ulaştığında Winnicott buna gözlerdeki parlaklık adını vermiştir. Bu Kohut’un dönüştürerek içselleştirme tanımına eşdeğer bir kavramdır. Hayal kırıklığının tolere edilebilir seviyeleri yeni içsel yapıların kazanılmasını sağlar. Bu da çocuk ve annenin ne füzyonda olduğunu ne de tek zihinli olduğunu bunun yerine ayrı varlıklar ve ayrı özneler olduğunu anlamasını sağlar. Böylece yeniden yakınlaşma alt evresindeki intrapsişik kendilik ve nesne tasarımlarının ayırımı gerçekleşir.

Ancak annenin patolojisi, annenin kendi idealize yansıtmalarının çocuk üzerindeki rezonansına ihtiyaç duyması, aynalamanın empatisiz ve hasarlı olmasına sebep olur. Bu da ayarlanmamış grandiyözitenin korunmasına yol açar. Bu da altta yatan desteklenmemiş boş ve parçalanmış gerçek kendiliğin savunmasıdır.

Bu maladaptif ikili ilişki iki füzyonda parça nesne ilişkileri birimi olarak içselleştirilir. Şemalarınızda göründüğü gibi. Büyüklenmeci / tüm güçlü birim üstünlük saygın ve teşhirci olmak ile karakterize büyüklenmeci parça temsili ve güçlü, mükemmel ve destekleyici olan füzyondaki tüm güçlü parça nesne temsili içerir. Bağlayan duygu ise mükemmellik, güçlü, özel ve biricik olma duygusudur.

Sınır kişilik bozukluğu yaşayan hastalara yapılabilecek en iyi müdahale onları sorunlarıyla yüzleştirmektir. Bu tür hastaları geliştirmek için sert ve sağlam bir şekilde, dürtmek başka bir deyişe baskı yapmak gereklidir. Halbuki bu tür bir müdahale, yaraları konusunda son derece hassas olan narsistik hastalar tarafından geri püskürtülecek ve onlarla hiçbir şekilde bağdaşmayacaktır. Bu tür hastalarda kullanılabilecek en iyi müdahale biçimi, bu bağlamda tasarlanan Masterson yaklaşımıdır. Masterson yaklaşımı bireyde, narsistik yaralar açan durumlara bağlı olarak özde çektiği acıları ve bu acıları savuşturmak için devreye alınan koruma veya korunma mekanizmalarını ele alır. Bu bağlamda, bireyin öznel dünyasına ayna tutmanın yeterli bir yöntem olduğunu savunan ilişkisel ve kendilik psikolojisiyle ilgili diğer yöntemlerden ayrıldığımızı söyleyebilirim. Bizim inancımıza göre, bireyin öznel dünyasına salt bir ayna tutmak, bireyin koruma mekanizması olarak geliştirdiği yanlış illüzyonları artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bizim inancımızın tam tersine, uyumlu bir terapist tarafından empatik fakat farklı, gerçeklere odaklı bir yaklaşım, bireyin devreye aldığı korunma mekanizmalarının nasıl gerçek benliğini saklamak için kullanıldığını anlamasını sağlayacaktır. Bireyin kendiyle ilgili bu tür yanlış algılamalardan kurtulması da, onun gelişmesini ve yücelmesini sağlayacaktır.

ŞİZOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU

Tanısal anlamda inceleyeceğimiz son kavram şizoid kişilik bozukluğu kavramıdır. Sınır Kişilik Bozukluğu ve Narsistik kişilik bozukluğunda olduğu gibi, DSM-IV kriterleri Şizoid Kişilik bozukluğunu tanımlamak için kullanılabilir. Fakat bu kriterlere körü körüne bir bağlılık da, çoğu hastanın düzgün bir şekilde teşhis edilememesine yol açabilir. DSM kriterlerine göre, az da olsa şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler terapiden kaçarken, ciddi anlamda şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler, kaçınmacı kişilik bozukluğu yaşayan bireylere benzerler ve ciddi anlamda yardıma ihtiyaç duyarlar.

Harry Guntrip, DSM’nin kriterlerin bağımsız olarak, Şizoid Kişilik bozukluğunu tanımlayan üç davranışsal grup öne sürmüştür.

1-Salt Şizoid Grup, Bu gruptaki bireyler, dünyadan elini ayağını çekmiş, içe dönük ve duygularını gösteremeyen bireylerdir.

2- Narsistik Grup. Bu gruptaki bireyler narsist, kendine güvenen ve kendini beğenen bireylerdir.

3- Sınır Grup. Bu gruptaki bireyler kişiliklerini yitirmiş, geriye dönük yaşayan ve yalnız bireylerdir.

Dr. Ralph Klein, Harry Guntrip’in çalışmaları üzerinde özenle çalışarak, Şizoid Kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin yapısı, faaliyetleri ve öznel tecrübeleri hakkında paha biçilmez bilgiler ortaya çıkarmıştır. Klein’e göre Şizoid grupların Kişilik bozukluğunun tanımlanması için gerekli fakat yeterli değildir. Bireylerin yaşadığı semptomlar bazı zamanlarda aleni bir şekilde belli olurken, Gizli Şizoid Bozukluklukta olduğu gibi birey semptomların varlığından habersiz bir şekilde, öznel anlamda yaşayabilir.

Klein’in çalışmalarının aydınlattığı diğer faktörlerden biri de, Şizoid bireylerin kendilerini diğer insanlardan ayrı tutmasıdır. Bu tür kişilik bozukluğu yaşayan bireyler, kendilerini diğer bireylerden yüksekte veya alçakta görürler. Bu bağlamda şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyin narsisizmiyle ile narsistik kişilik bozukluğu yaşayan narsisizmi aynı anlamı taşımaz. Bu tür bireyler başkalarıyla arasına güvenli bir mesafe koyma ihtiyacı duyarlar. Başka bir deyişle kendilerine olan güvenlerini korumaya çalışırlar.

Sınır Kişilik bozukluğu ve narsistik kişilik bozukluğunun ortaya çıkmasında rol oynayan gelişimsel faktörleri ele alırsak, Klein’in çalışmaları bu tür rahatsızlıkları yaşayan bireylerin diğerleriyle iletişim kurmak için önlerinde bir yol olduğuna inandıklarını açık bir şekilde ortaya koyar. Şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler ise, bir kişiyle iletişim veya bağlantı kurarken, diğer kişilerin onları ve isteklerini benimsemesi gerektiğini düşünür. Bununla birlikte, diğer insanların onu sadistçe cezalandırabileceğini veya farklı görebileceğine inanır. O yüzden bütün bunlarla, uğraşmak yerine yalnız kalmayı seçer.

Hastaların anlattıklarına göre, şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler başkaları tarafından gereksinimlerini gidermek için kullanılırlar. Şişedeki bir cin gibi, kullanıldıktan sonra unutulmaya yüz tutarlar. Kendi özgün kişiliklerine değer verilmemesi, şizoid bireylerin kendi içsel dünyalarında kaybolmasına yol açar. Birey dehşet içersinde, kendini tam anlamıyla diğer kişilerden tecrit ederler. Bu bağlamda, başkalarıyla yapılacak herhangi bir bağlantının onları kapana sokacağına, başka bir deyişle, oyuncak, esir veya hizmetçi olarak kullanılacaklarına kendilerini inandırırlar.

Anthony Hopkins, Günden Kalanlar filminde şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bir hizmetçiyi harika bir şekilde canlandırmıştı. Hastalarımdan bir tanesi kendisini aynı bu filmdeki karaktere benzetiyordu. Kendinin ailesi için her zaman bir hizmetçi olduğunu düşünüyor, şimdi de karısının hizmetçisi olduğuna inandırıyordu. Başka bir kadın hastama ise 9 yaşından beri ev için yemek pişirme görevi verilmişti. Hastam annesiyle bu konu hakkında konuştuklarını anlatmışlardı. Hastam annesine çocukken neler istediğinden bahsetmişti. Birisinin onla konuşmasını ne kadar çok istediğini anlatmıştı. Fakat annesinin cevabı onu şoke etmişti. Annesi onun 7 yaşındayken hiçbir şeyden anlamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden kimsenin de onunla konuşmasına gerek yoktu.

Klein’in şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin iç ruhsal yapısı ve varoluşsal çelişkileri hakkındaki betimlemesi, Hegelyan bakış açısını yansıtır. Bu bakış açısı, bütün insanların çelişkiler barındırdığını ve bu çelişkiler yüzünden kendi benliklerinde ayrımlar yaşadığını öne sürer. Bu çelişkilerin, bireyin özerk olma ihtiyacıyla, sosyal dünyanın parçası olma ihtiyacından kaynaklandığına inanır. Bu çelişki üzerinde özenle çalışan, Hegel efendi ve köle paradigmasını ileri sürmüştür. Bu paradigmaya göre, bir bireyin toplumda oynayacağı rolü isteği belirler. Efendi kendi kendine yeten, başkalarını istemeyen ve egemen olmak isteyen, fakat özneler arası evrenden mahrum kalan bir birey olurken, köle başkaları için çalışmayı isteyen, boyun eğmek zorunda kalan fakat özneler arası iletişim beraberinde getirdiği gelişime açık bir bireydir. Hegel’in bu evrensel paradoksunun bütün insanlar tarafından çözülmesi gereklidir. Şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler, tehlikelerden uzak kalmak isteğiyle kendi kendilerine yetme yoluna giderler. Bu Ulysess’in Sirenlerin şarkısına bağlı olarak arzu bastırmak için kendini direğe bağlamasına benzer. Aslında içten içe iletişim kurmak için can atmaktadır. Fakat bunu sıklıkla fantezi aracılığıyla gerçekleştirir.

Klein’in şizoid bir bireyin içruhsal dünyasını nasıl kavramsallaştırdığına göz atarsak, iki ayrı nesne ilişkileri biriminden oluştuğunu görürüz. Efendi-köle kavramı hakkındaki birim, başka bir deyişle arzu birimi, kısmi özne olarak köle rolünü benimserken, kısmi nesne temsili olarak da, atayan ve seçen efendi rolünü benimser. Bu bağlamda bu iki tasviri bağlayan şey tutsak olarak birbirlerine bağlı kalmaktır. Üniversitede profesör ve aynı zamanda yazar olan bir hastam, uzun süreli bir çalışma ve müthiş bir arzu sonucunda yazdıklarını okumak isteyen bir ajans bulmuştu. İlk düşüncesi ise kitabı değiştirecekleri ve sevdiği her şeyi kitaptan çıkaracaklarıydı. O bunu yapamayacağını düşünüyordu. Hastam bu cümleyi kurduğunda, kendisiyle bağlantı kurmayı başardı ve kendinin ve çalışmalarının yok edilmesinde korktu.

Klein’in bağlantısızlık olarak adlandırdığı agresif birim ise, kısmi nesne olarak sadist, tehlikeli bir insanın temsilini benimserken, kısmi olarak ise sürgün, yalnızlık ve tecrit edilme kavramlarını benimser. Bu kavramları birbirine bağlayan duygu ise terk edilmekten kaynaklanan depresyondur. Aynı zamanda Umutsuzluk, çaresizlik, kozmik yalnızlık, depresyon kavramlarının önemine dikkat çekmektedir.

Sınır Kişilik bozukluğu yaşayan bireyler başkalarının onlarla ilgilenmesini isterken, Narsistik kişilik bozukluğu yaşayan kişiler onları mükemmel gören veya yaptıklarını benimseyen kişiler arar. Şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin önceliği ise erişim güvenliğidir. Bu bağlamda bu tür bireyler iki ateş arasındadır. Hem cezalandırılmaktan veya benimsenmemekten korkmaktadırlar. Hem de tam anlamıyla yalnız kalmaktan çekinmektedirler. Bu bağlamda, şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler çözümü hayal dünyasında bulurlar. Bu hayal dünyası onları gerçek hayattaki ilişkilerde var olan tehlikelerden koruyacaktır. Aynı zamanda, yalnızlık sürecinde tampon görevi yapacaktır. Bireyin hayalleri arzularına bağlıdır. Bu yüzden birçok şekil alabilir. Çoğunlukla bireyler başka bireylerle ilgili fanteziler kurarlar. Aynen benim bir hastamda olduğu gibi… Aslında evli olan bu hastamın, günü gazetedeki kızın duyarlılığına göre iyi veya kötü geçiyordu. Başka şizoid bireyler ise çözümü pornografide ararlar. Yada nesnelere olan özlemlerini madde bağımlısı olarak gidermeye çalışırlar. Yada yemek yeme düzenlerinde bozukluklar ortaya çıkar. Bir hobi konusunda, yaratıcı bir aktivite konusunda obsesif olabilirler. Tedavi sürecinde terapistler, aleni bir şekilde belli olmadan çok önce şizoid bireylerin onlarla ilişki fantezisi kurduğundan emin olabilir. Bu bağlamda, şizoid birey terapiste yaklaşmayı hem istiyor hem de korkuyordur. Bu da şizoid bireyin terapiste tam anlamıyla açılmasını engelliyordur.

Bu bağlamda, hüsrana uğrayan ve kafası karışan bir terapist arkadaşımın bana bahsettiği vakayı hatırladım. Bu arkadaşım şizoid bozukluğu olan bir kadını tedavi etmekteydi. Kadın düzenli olarak seanslara katılmaktaydı. Fakat seanslarda kafasını eğerek, sessiz bir şekilde seans bitene kadar oturmaktaydı. Arkadaşım sadece seansın ücretinden bahsederken onla iletişim kurabilmişti. Çoğu zaman sessiz kalan bu kadın, seansın ücreti hakkında konuşmaya çalıştığında, terapist söylediği ücreti sadece “tamam” diyerek kabul etmişti. Buna rağmen, bireyin gelişim gösterdiği açıktı. İş hayatındaki verimliliği artmış ve sosyal anlamda da küçük de olsa gelişim göstermişti.

Bu durum bu şekilde yıllarca gitti. Ta ki kadın tedavinin başlangıcından beri tuttuğu günlükle terapiye gelene kadar…. Bu günlüğe göre kadın, terapistle tutarlı bir diyalog halindeydi. Fakat terapist ve kadın arasında herhangi bir şekilde bu tür bir diyalog geçmemişti. Şizoid bireylerin davranışlarıyla son derece tutarlı olan bu davranış sayesinde birey, içsel terapistini kullanarak, insanlarla iletişim kurmaktan uzak kalmamıştı. Fakat uzun bir süre boyunca gerçek bir ilişki kurmak için kendini yeterince güvende hissetmemişti.

Çoğu şizoid birey için bağlantısızlık birimi, baskın birim olabilir. Bununla birlikte, tedaviye gelen çoğu birey arzu birimiyle, başka bir deyişle efendi ve köle kavramlarıyla ilgili sorunlar yaşamaktadır.

Sınır Kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin bocalayan kişiliklerinin tedavisinde yüzleştirme yöntemi en uygun yöntem olarak düşünülebilir. Narsistik kişilik bozukluğu yaşayan bireyler ise, narsistik hassaslığa ayna tutan yorumlamalar yaşayacaklardır. Şizoid bireyleri, etkili bir şekilde tedavi etmek için birey ilk önce kendi şizoid çelişkileri hakkında yorumlar yapmalıdır. Ki bu çelişkilerin içinde fazla yakın olmayla, aşırı uzak kalma arasında kalmak çelişkisi de vardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi birey iki ateş arasında kalmıştır. Fazla yakın olursa, cezalandırılacağını, fazla uzak olursa tamamen yalnız kalacağını düşünmektedir. Aynen benim bir hastamda olduğu gibi… Bu hastam seansa kaçınılmaz olarak aşırı şekilde yüklemiş şekilde gelmişti. Ben onu şekilde görünce, sırtındaki yüklerin onun özgür kalmasını engellediğini söyledim. O ise bana şu şekilde cevap verdi.

“Evet, benim görevlerim benim yüklerim. Fakat aynı zamanda benim kelepçelerim de…”

Diğer kişilik bozukluklarında olduğu gibi, şizoid kişilik bozukluğunda da, bazı aktarımlar yaşanacaktır. Bu nesne ilişkileri biriminin bir parçasıdır. Örneğin, biraz önce bahsettiğim hastam bir noktada, bana şu söylemişti.

“Kendimi tamamen sana bırakıp, bana istediğini yapmana izin vermem gerektiğini hissediyorum.” Bu bağlamda, benden efendi rolünü üstlenmemi istemişti. Kendisi de gönüllü olarak, köle rolünü seçmişti.

Başka bir hastam ise bana ona işkence ettiğimi ve onu aynı annesi gibi kendime bağımlı hale getirmeye çalıştığımı, ve kendini yalnız daha iyi hissettiğini söyledikten sonra terapiyi yarım bıraktı. Başka bir deyişle kendini sürgüne göndererek, cezalandırma yoluna gitti.

Şizoid bireylerle uyum sağlamak için hazırlanan tedaviye yönelik ölçütleri ele alırken, sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin başlıca isteklerinin terapistlerin onla ilgilenmesi olduğunu görürüz. Narsistik kişilik bozukluğu yaşayan bireyler ise, terapistin onu mükemmel görmesini ve yaptıklarını uygulamasını ister. Şizoid kişilik bozukluğu yaşayan birey ise, bütün ilişkileri tehlikeli olarak değerlendirdiğinden, terapistin bu tür bir rahatsızlıkla ilişki kurarken öncelikle ilgilenmesi gereken konu güvenlik olmalıdır. İç ruhsal yapısının onu yönlendiriş şekline uygun olarak, bu tür bireyler terapiste yardımcı olamazlar. Fakat terapistin ona uygun bir planı olması gerektiğine inanır. Bu planda bireyin kırılgan yapısını tehdit etmeyecek, bozmayacak bir plan olmalıdır.

Bu bağlamda terapist tedaviye yönelik bir ittifak kurmak için gerekli koşulları sağlamak açısında hangi müdahale biçimi kullanması gerektiğini sorgulamalıdır.

Sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireylerle ittifak kurmak için terapist bireyin sorunlarıyla yüzleşmesini sağlamalıdır. Bu yöntem sayesinde, bu tür rahatsızlıklar yaşayan bireyler terapistin, gelişimine ve olgunlaşmasına destek olacağı hissine kapılırlar. Narsistik kişilik bozukluğu yaşayan bireylere, terapist onların narsistik duyarlılıklarının farkında olduğunu hissettirmelidir. Böylece birey terapistin, onun üstünlük konusunda hassas davrandığını anlayacak ve kendini güvende hissedecektir. Şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireyler ise terapistin onların şizoid çelişkilerinin farkında olmasını isterler. Daha önce de belirttiğimiz gibi, birey hem ilişki kurmak istemekte hem de korkmaktadır. Birey eğer terapistle çok yaklaştığı takdirde terapistin onu bir köle olarak değerlendireceğinden veya sadistçe cezalandıracağından çekinmektedir. Fakat aynı zamanda da fazla uzakta kalırsa, yabancılaşma sürecinde olduğu düşünülerek, geri dönüşü olmayan bir sürgüne gönderilmekten korkmaktadır.

Şizoid bireyin bu çelişkiye verdiği tepki, ikisinin ortasını bulmaya çalışmaktır. Başka bir deyişle, var olmakla olmamak arasında sürekli bocalamaktır. Davranış açısından bu tür bireyler, sürekli olarak yer değiştirebilirler. İş değiştirebilirler. Birden fazla sevgilileri olabilir. Kendilerini bir işte kapana kısılmış gibi hissedebilirler. Bir ilişkileri varken başka ilişkilerin hayalini kurabilirler.

Tedavi sürecinde ise, şizoid bireyler çelişkilerini terapistle olan mesafelerini korumak için koltuklarının yerini veya koltuklarını değiştirerek, seanslarını iptal ederek, veya seanslarının sıklığını değiştirerek gösterirler.

Bazı zamanlarda ise, bakışlarıyla hoşnutsuzluklarını belli ederek, uzaklaşırlar veya sessizliklerini korurlar. Yada terapistin isteklerine veya ihtiyaçlarına göre hareket ederler. Onun istediklerini söylerler. Fakat kendi gerçek benliklerini gizlerler ve sessiz tutarlar. Şizoid bireyler, terapistin yorumlarını ve kelimelerini yeniden tanımladığına da tanık olabilirsiniz. Böylece terapistle tam anlamıyla bir ilişki kurmadıklarını hissetmiş olurlar.

Bütün bu belirtiler karşısında terapist şizoid çelişkiyi yorumlamaya devam etmelidir.Şizoid bireyin yaptığı uzlaşmaya dikkat çekmelidir. Terapi ilerledikçe, terapist bireyin uzlaşmanın şartlarını değiştirdiğini görecektir. Birey kendini ifade etmek, bağlantı kurmak, ve iletişime geçmek konusunda daha fazla risk almaya başlayacaktır.

Bu noktada, birey terapistle ilişki konusundaki fantezilerini itiraf edebilir. Bu itiraf da gerçek ve müzakerelere açık bir ilişkinin sıçrama tahtası olarak kullanılabilir.

Bütün bu bileşenleri anlatmak için, bir hastamla yaptığım çalışmalardan alıntılar sunmak istiyorum. Bu hastam biraz da risk alarak, seans sayısını haftada ikiye çıkarmıştı. Bu adım onun, uzlaşmanın şartlarını yeniden düzenlediğini gösteriyordu. Ayrıca, benimle ilişkiye girme isteğini de ifade etmeye başlamıştı. Bu da bireyin koruma mekanizmalarını devreden çıkardığının göstergesiydi. Hasta kendini terapi odasında biraz daha rahat hissediyordu.

Benim anlatacağım şey ise seans sayısını haftada ikiye çıkarma kararı aldıktan sonraki seanstaki iletişimimizle ilgili. Odaya geldiğinde, koltuğuna oturdu ve kendini arkasına yasladı. Uzun bir süre sessiz kaldı ve benim onun üzerinde bir otorite kurduğumu söyledi. En azından böyle hissettiğini dile getirdi. Ben ise ona, terapiye daha fazla geldiğinden kendini güvensiz ve kapana sıkılmış gibi hissettiğini anlattım. Bu yüzden de geri çekildiğini ve saklandığını söyledim. O ise bir gençlik anısıyla karşılık verdi. Küçükken kendinden büyük çocukların boğazına bıçak dayadığı zamanı anlattı. Bu yorum seansın sonunun geldiğinin habercisiydi.

Şimdi anlatacaklarım ise birkaç gün sonraki seansla ilgili. Hastam bana Her şeyi çok hızlı bir şekilde unuttuğundan bahsetti. Son seansla ilgili anıları hatırlamaya çalıştığında Rüzgar Gibi Geçti filminden Atlanta yangınıyla ilgili görüntüyü hatırladığından bahsetti. Bu görüntüde yangın giderek büyüyordu. Bu yangını çekmek için kameranın tekerlekli olması gerektiğini ve tekerleklerin üzerindeki pisliklerin çabucak bir şekilde temizlenmesi gerektiğini fark ettiğini söyledi. Ben ise bu rayları örtmesi gerektiğini söyledim. O da bu fikrime katıldı ve kafasında birçok farklı yere gittiğini belirtti. Daha sonra arkadaşıyla film izlemeye gittiğini bir anısını anlatmaya başladı ve bıçaklı olayla ilgili daha fazla tepki beklediğini söyledi. Maden ocaklarında kullanılan büyük küreklerle ilgili bir hikaye anlatarak devam etti. Bununla birlikte, birkaç arkadaşıyla birlikte madene nasıl izinsiz girdiklerinden bahsetti. Ben ise bütün bunların bir hayal ürünü olduğunun farkındaydım. Her ne kadar onun öyküsüyle çok fazla ilgilenmediğim için hayal kırıklığına uğrasa da, onu tanımama izin verirse, onu tam anlamıyla soyacağımdan korkuyordu. Fakat ben onun yorumuna bağlı kalarak, nasıl bir tecrübe olduğunu sordum ve benden beklentisini yerine getirdim. Bana kademeli bir öykü anlattı. Başka bir deyişle yap bozdan bir parça daha vermek istiyordu. Ama direkt olarak değil. Ona anlatmaya mı gizlemeye mi meyilli olduğunu sordum. O her ikisine de meyilli olduğunu söyledi. Ben kafa salladım. Daha sonra dün aklına gelen flaşbekten bahsetti ve çiti aşarak daha yakına gelmek istediğini belirti. Bunun ne anlama geldiğini sorduğumda, bana daha fazla yakınlaşmak anlamına geldiğini söyledi. İleri bir adım attı ve çabucak geri döndü. Bir şey istemenin, özellikle benden istemenin çok riskli olduğundan bahsetti. Ben ise canlı bir parçayı zarar görmesinden korkarak gömmek anlamına geldiğini söyledim. Başka bir deyişle bu parçayı güvende tutmak için sakladığını ve bozulmadan korumaya çalıştığını anlattım. O ise bana çok hızlı bir şekilde durumun tehlikeli bir hal aldığını söyledi. Daha sonra bana peygamber devesini düşündüğünü söyledi. Çiftleşme sırasında, dişi peygamber devesi erkeğin kafasını kopartarak, korunma mekanizmasını devreden çıkartıyor ve boşalmasını sağlıyordu. Bu hastamın hem cinsel birleşmeyi istediğini hem de korktuğunu gösteriyordu. Ben ise bunun yerinde bir hikaye olduğunu söyledim. Bu hikayenin benle bağlantı kurma isteğini ve bağlantı kurduğu takdirde tehlikeli olabileceğimle ilgili korkularını yansıttığından bahsettim. Bu yüzden de kabuğunun içinde kaldığını ve isteğini gizlediğini anlattım. Kafa salladı. Her ne şekilde olursa olsun, benle ilişki kurmanın çok riskli olduğunu söyledi. Ayrıca içimde bir şey olup olmadığına inanıp inanmamak konusunda hala kararsızım. Fakat sanırım sana inanıyorum. Ayrıca hatırladığım flaşbekte ilerlemek istediğini söyledi. Bu hissin nasıl bir his olduğunu sordum. Bunu ona sorduğumda, bir örümcek ağı düşündüğünü söyledi. Bu ağdaki örümceğin peygamber devesinin yaptığına benzer bir şey yaptığından bahsetti. Gülümsedim. Gene aynı duyguları yaşadığından bahsettim. Arzu ve korku hissediyordu. O da gülümsedi ve seans bitti.

Bu örnekte de şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin çelişkileriyle olan mücadelesini net bir şekilde görebilirsiniz. Ayrıca bireyin efendi köle ve cezalandırma kavramlarıyla ilgili yaptığı özne-nesne aktarımlarını da gözlemleyebilirsiniz. Ayrıca, benim bireyin çelişkilerini yorumlayış şeklimin, uzlaşma şartlarını değiştirmek konusunda ona nasıl yardımcı olduğunu ve bireyin kaydettiği ilerlemeyi de gözlemleyebilirsiniz. Bu bağlamda, Hegel’in efendi-köle paradigması şizoid kişilik bozukluğuna en uygun kavram olarak kabul edilebilir. Fakat daha geniş kapsamlı düşündüğümüzde, tam anlamıyla özerk bir benlik geliştirmeye çalışırken, dış dünyayla ve diğer insanlarla olan ilişkiyi sürdürmek konusundaki çelişkilerin bütün kişilik bozuklukların temelinde yattığını görebiliriz.

Sınır kişilik bozukluğu olan ve üniversitede öğrenci olan hastalarımdan biri, seansta yalnız olduğunda ödevlerini yapamadığını söylemişti. Kendini çok yalnız hissettiğini ve evini özlediğini anlatmıştı.

Şizoid kişilik bozukluğu olan bir hastam ise yaratıcı bir şeyler yapmak için gerekli zekaya ve yeteneğe sahip olduğuna inandığını fakat böyle bir şey yapmanın var olmaya hakkı olduğu anlamına geleceğini ve böyle bir beyanda bulanabileceğini düşünmediğini söylemişti.

Gizli bir narsist olan kadın hastam, narsist olduğu açık olan bir adamla 30 yıl evli kaldıktan sonra boşanmıştı. Bana her şeyi kocasının isteklerine göre yaptığını ve hiçbir zaman kendi isteklerini göz önünde bulundurmadığını anlatmıştı. Kendini boşlukta hissediyordu.

Bütün bu hastalar için, nesnelere olan bağlılık kendini sağlıklı bir şekilde savunmak ve ifade etmek çabasından vazgeçmek anlamına gelmektedir. Birey kendi gerçek hünerlerinin ve gerçek amacının farkına vardıkça bundan keyif almaya da başlayacaktır. Bana göre, Dr. Masterson’un çalışmalarının en güçlü yanı, kim olduğumuz gerçeğine tutarlı ve sağlam bir şekilde verdiği önemdir.

Tedavi süreci, her bireyin acı ve risk dolu yolculuğunun, kendi gerçek potansiyelinin farkına varma yolculuğuna dönüşmesini kolaylaştırmak amacıyla tasarlanmış,bir süreçtir.

BENLİĞİN NÖROBİYOLOJİSİ

Julian James The Origins of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind adlı çalışmasında, kendi modelinin doğru olması durumunda, ne kadar küçük olursa olsun, beynin sağ yarısında antik sezgilerle ilgili arta kalan belirtilerin olabileceğinden bahsediyordu.

Çağdaş bir nörobiyolog olan Allan Shore, Kendiliğin özünde sözel olmayan ve bilinçsiz bir yapı yattığını savunmaktadır. Aynı zamanda kendiliğinin özünün arzuların düzenlemesinde önemli rol oynadığı fikrini ileri sürmektedir.

James tarafından ileri sürülen, beynin sağ tarafının antik sezgilerle ilgili işlevlerini , yaz tatilinde bir akşam üstü şaşırtıcı bir şekilde net olarak anladım. Şoförüm ve ben karavanda oturmuş, bir su sığırının içine düştüğü zor durumdan çıkma gayretini izliyorduk. Tepenin en altında, su vardı. Bu suya ulaşmak için 6 tane dişi aslanı geçmesi gerekliydi. Sığır neredeyse 15 dakika boyunca hareketsiz kaldı. Sonunda harekete geçti ve yavaşça onlara doğru yürümeye başladı. Daha sonra omzunun muzaffer bir komutan edasıyla geriye doğru baktı. Şoförüme bu sığırın kafasından ne geçtiğini sordum. Korkmuş muydu. Bir plan mı kuruyordu. Başka bir yolu denemeyi mi düşünüyordu. Şoförüm son derece yavaş ve sabırlı bir şekilde, sanki aşırı heyecanlı bir çocuğun ebeveyniymiş gibi bana cevap verdi, sığırın sadece aslanların ifadelerini izlediğini söyledi.

Bu cevabı aldığımda, aklıma gelen tek şey tabi ki Allan Shore’du.

Shore’un teorisinin temelinde, çocuk ve anne arasındaki duygu geçişinin beynin sağ yarısının alın yörüngesindeki yapılar tarafından yönlendirilmesi yatmaktadır. Bu yüzden de, görsel sistemle olan bağlantının da katkısıyla, çocuğun yaşamının ilk iki yılında meydana gelen olayların, çocuğun sinirsel ve ruhsal işlevleri için sürekli bir örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, beynin sağ yarısının mimik, kinestezik tını ve jest, ses vezni göstergelerini anlama ve tepki verme kapasitesi, Shore’a göre insan ruhunun özünde yatan bilinçsiz bileşenlerdir. Shore’un düşüncesine göre, beynin sağ tarafı Freud’un bilinçsiz sistemiyle benzerlik göstermektedir.

Bu fonksiyonların işleyişine örnek vermek gerekirse, duygu aktarımının ilk olarak anne ve çocuk arasındaki karşılıklı bakışmalar ile sağlandığını söyleyebiliriz. Bu duygu aktarımı da, bebeğiyle bakışırken, annenin göz bebeklerinin büyümesidir. Annenin göz bebeklerinin büyümesi de, bebeğin göz bebeklerinin büyümesine ve bebeğin gülümsemesine yol açar. Bu mimik de annede annelik içgüdülerini uyandırır ve annenin çocuğuyla ilgilenmesini sağlar. Birbirlerinin mimiklerini taklit etmenin başlattığı biyokimyasal fonksiyonlar, içsel anlamda rahatlatıcı salgıların salgılanmasını tetikler. Bu da fiziksel olduğu kadar ruhsal anlamda da duygu aktarımı yaşanmasını sağlar. Bu bağlamda, bebeğin annenin beynine olan bağımlılığı vaktiyle tanımlanmış olan yardımcı ego kavramını akla getirir. Bebek annesinin beynini henüz gelişmemiş sinir sisteminin yapı taşı olarak değerlendirmektedir.

Anne ve çocuk arasındaki duygu uyumunun derecesi, bu tür işlevlerin en temel bileşenidir. Annenin tarafından verilen uyumlu tepkiler, bebeğin olumlu anlamda uyarılmasını ve rahatlatıcı salgıların salgılanmasını sağlayacaktır. Bu da sinirsel ağların spesifik olarak gelişmesini, şekillenmesini sağlamakla beraber, bağlanmaya ön ayak olan deneyimsel yapı taşı olacaktır.

Schore, aynen Mahler’in de belirttiği gibi bu tür duygusal tecrübelerin, bebeğin ruhunda öz temsile bağlı bulunan içselleştirilmiş nesne ilişkileri biçiminde saklandığını savunmaktadır.

Aynı zamanda, gelişmekte olan çocuğun anneyle kaynaşma halinde olduğunu, anne ve çocuk arasındaki uyumun, anne ve çocuk arasındaki etkileşimi artırdığını ve olumlu uyarılara yol açtığını tekrardan teyit etmektedir. Bu da anneyle çocuk arasında güvenli bir bağ oluşmasını sağlayacaktır.

Gelgelelim, Schore bu davranış biçimlerinin bebek 13 aylıkken değiştiğini gözlemlemiştir. Ona göre, bebek 13 aylıkken annenin fonksiyonu değişmektedir. Anne artık çocuğun sosyalleşmesinde rol oynamaya başlamaktadır. Bu aşamada normal bir anne her 9 dakikada bir, çocuğuna hayır cevabı vermektedir. Çünkü artık ona tuvaletini yapmasını öğretmelidir. Çocuğun her şeyi kayıtsız olarak araştırmasını ve duygusal davranışlarını dizginlenmesini engellemektedir. Schore’un burada anlatmak istediği annenin değişiminin çocuğun nasıl etkilediğidir. Çocuk annesiyle tam bir uyum içersindeyken, yasaklar başlamış, bu da çocuğun deyim yerindeyse havasını söndürmüştür. Çocuk artık utançla ilgili duygular hissetmeye başlamıştır. Çocuk ve annenin duygu durumlarındaki ve beklentilerindeki farklılıklar, çocuğun birbirine kaynaşmış olan iç ruhsal yapıyı ayırmasına yardımcı olacaktır. Fakat çocuğun kendi başına hareket etmeye alışması duygusal açıdan zor olacaktır. Annenin utançla ilgili bir şok yaşayan çocuğun duygularını düzenlemesine yardım etme kabiliyeti, çocuğun kendini ve iç ruhsal betimlemelerini ayırmasını sağlayacaktır. Ayrıca, duygularını düzenlerken, üzüntülerinden kurtulmak için bazı yöntemler geliştirmesine ön ayak olacaktır.

Schore’un incelemelerin Mahler ve Masterson’un sezgileriyle uyumlu olduğu aşikardır. Bu bağlamda terapistlerin bazı stratejilere sahip olması gereklidir.

AKTARIM VE KARŞI AKTARIM

Terapi sürecinde, bireyin sorunları sadece onun sorunlarıyla bağdaştırdığı konularla bağlantılı olarak ortaya çıkmaz. Bireyin terapistle ilişkisi de sorunlarının göstergesi olacaktır. Bu kavram da aktarım olarak adlandırılır. Bu bağlamda size bana terapiye gelen bir kadın hastamı örnek olarak verebilirim. Bu kadının kafası erkek arkadaşı yüzünden karışmıştı ve bana şunları söyledi.

“Son seansta benim ondan ayrılmamı istediğinizi düşündüm. Hala bana yapmam gerekeni söylemenizi bekliyorum.”

Şizoid kişilik bozukluğu olan başka bir kadın hastam ise, ona özel alanlara zorla girdiğimi düşünerek öfkelenmişti. Ona çok sıkı çalıştığını söylediğimde ise, şu ifadeyi kullanmıştı.

“Beni çok zorluyorsun. Bana ne yapmam gerektiğini söyleme.”

Bu bağlamda birey terapiste bilgi vermek konusunda ne kadar yakın davranıyorsa, terapist de ona aynı şekilde yaklaşmalıdır. Başka bir vakada ise, bir kadın hastam gizli narsistik kişilik bozukluğunun bütün belirtilerini gösteriyordu. Fakat ben ona erişemeyeceğimi düşünmeye devam ediyordum. Hayal kırıklığına uğramıştım ve ümitlerim boşa çıkmıştı. Aramızda bir duvar varmış gibi hissediyordum. Nihayet, bu hislerimin diğer bütün hislerimden daha iyi bir teşhissel gösterge olduğunu fark ettim. Büyük bir ihtimalle iç dünyamda onu taklit ediyordum. Bu bağlamda, sizoid bir bakış açısıyla tutarlı, yorumlar yapmaya çalıştım. Başka bir deyişle, hastayla arama mesafe koydum. Hastam ise bu konuda kendini nasıl hissettiğini bilmediğini, sadece kendini bana daha yakın hissettiğini söyledi.

50 yaşlarında bir adama yaptığım terapide ise, adam belli bir mantık çerçevesinde o aralar flört ettiği kadından şikayet ediyordu. O her ne kadar dengeli bir şekilde konuşsa da, aklımda bu adamın kadını dövmesi canlanıyordu. Nihayetinde ona öfkesinin nerede olduğunu sordum. Bu sorudan sonra, birkaç ay boyunca sadece adamın kadınlara olan öfkesinden konuştuk.

Benzer şekilde, şizoid kişilik bozukluğu olan başka bir kadın hastam, donuk ve sakin bir ses tonuyla onunla hiç konuşmayan annesiyle geçirdiği çocukluğu anlatmıştı. Bu arada aklıma Andrew Wyeth’in ünlü resmi gelmişti. Bu görüntü sayesinde hastamın müthiş yalnızlığını anlayabilmiştim.

Bu üç vakada da, bireylerin reddettiği veya inkar ettiği hisleri terapiste yansıttığını görüyoruz. Bu noktada terapistin görevi bu yansıtılanları bir bütün haline getirerek, tedaviye yönelik müdahalelere dönüşmektir. Terapist ona yansıtılanları kullanarak yorumlarda bulunmalı veya bireyi sorunlarıyla yüzleştirmelidir. Yaptığım farklı teşhislere bağlı olarak bir özet çıkarmam gerekirse, tedavi sürecinde terapistin sürekli olarak yeni bir şeyler kavradığını söyleyebilirim. Bu bağlamda, terapist birey ve teori hakkındaki bütün bilgileri bir araya getirmeli ve onları kaynaştırmalıdır. Fakat bazı zamanlarda, bireyi tanımak ve ihtiyaçlarını belirlemek için farklı bir iletişim tarzının seçilmesi gerekebilir.

PSİKOTERAPİ

Kişilik bozukluklarının psikoterapisi konusunda ileri sürülmüş olan Masterson Yöntemleri bazı temel prensiplere dayanır. Bu prensipler tedavi sürecinde bir organizatör rolü üstlenirler. Bu bağlamda, terapist terapi sürecinde tarafsız olmalı, bir tedavi planı çizmeli, bireyin yaptığı aktarımları, kendi lehine kullanmalı ve tedavi sürecinde bireyle bir ittifak kurarak, karşı aktarımlarda bulunmalıdır.

TARAFSIZLIK

Şimdi tarafsızlık kavramına bir göz atalım. Dr. Masterson’a göre, tarafsızlık terapistin psikoterapi sürecini yönetme görevinin kendisine, psikoterapi sürecinde yapılacak işlerin ise bireye ait olduğunu ayırt edebilme yeteneğidir. Bu bağlamda, terapist bireyin hayatını veya seansı, yönlendirerek, kontrol ederek veya öğütler vererek ele geçirmez. Bunun yerine, yorumlama, yüzleştirme ve aydınlatma görevlerine üstlenir. Tarafsızlık prensibine uygun olarak, terapistin ilgilenmesi ve odaklanması gereken konu, terapi sürecidir. Bu bağlamda, terapistten bireye bekçilik etmesi beklenmez. Terapist bireye önem verdiğini, kapasitesi el verdiğince, onun için en iyi tedavi çalışmasını uygulayarak gösterebilir. Bununla birlikte, terapist tarafsızlığını koruyarak, bireyin öngörülerini değerlendirmesi için en uygun ortamı sağlar ve bu da tedaviyi kolaylaştırır.

BAKIŞ AÇISI

Terapist bireyleri tedavi ederken, onları normal insanlar olarak değerlendirmelidir. Onların sağlıklı bir şekilde hareket edebileceklerini düşünmelidir. Bireyin kendi duygularını ve hayatını kontrol edebilecek durumda olduğunu kabul etmeli, bu beklenti içersinde olmalıdır. Bu tür bir bakış açısı olmadan, ne birey ne de terapist gerekli çalışmayı yapacak inanca sahip olamaz. Bu tür bir bakış açısını korumak özellikle sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireyleri tedavi ederken zor olacaktır. Çünkü bu tür bir rahatsızlık yaşayan bireyler, hastalıklarının yapısı gereği kendilerini olabildiğince, geride gösterirler.

PLAN

Terapist bakış açısını, tutarlı ve sağlam bir plana bağlı kalarak ifade edebilir. Bu plana, seansların zamanı ve sıklığı, vizite ücreti ve ödeme planı, tatil planları, devamsızlıklar ve terapi ortamı da dahildir. Bu bağlamda, bir plan hazırlamanın ve bu plana bağlı kalmanın terapistlerin en çok zorluk yaşadığı süreç olduğunu söyleyebilirim.

Örneğin ben işini kaybetmiş olan bir hastamın, terapiye gelmesine izin vermiştim. Tabi ki bana seanslar için borçlanmıştı. Tabi ki sonucunda haklı olarak beni aradı ve onun borca girmesine izin verdiğimi söyledi. Aramıza bir sınır koymadığımızı söyledi. Her ne kadar ben ona başka şekillerde kendini kontrol etmesi gerektiğini söylesem de…

Bu yüzden bu tecrübeden sonra bu tür isteklere direnmeyi öğrenmiş olmayı umuyorum. Plan bireyin gerçeklikten uzaklaşmasını engeller. Kişilik bozukluğu yaşayan bireyler gerçeklikten uzaklaşmaya meyillidirler. Biz de plandan saparak onlara iyilik yapmış olmuyoruz. Çalışmak için ön koşulları belirledikten sonra, tedavinin amacına göz atalım. Esasen, kişilik bozukluklarının psikoterapisinde iki önemli amaca ulaşılabilir. Birincisi, ikincisinin ön koşuludur. Birinci amaç, egonun tamir edilmesidir. Bu kapsamda, bireyin kendi kendine zarar verdiği ve çevreyle uyumsuz davranışları önlenmeye çalışılır. Birey hayatını ve duygularını, önceki uyumsuz davranışlarına gerek kalmadan yönetebilir. Örneğin birey gerginliğini azaltmak için içki içmek yerine koşmayı seçebilir. Birey bu amaca kısa süreli psikoterapiyle ulaşabilir. Haftada bir kez olmak üzere, 6 ay ila 2 yıl arasında değişen sürelerde, birey bu amacına ulaşabilir. Bireyin bu kısa süreli terapiden elde ettiği kazanımlar, çok önemli olabilir. Fakat birey gene de, terk edilmekle ilgili bunalımların etkisi altında kalabilir. Bireyin yaşadığı üzüntüler yeniden tetiklenebilir. Fakat bu sefer daha kolay atlatabilir. Hastalarımdan biri bu durumu şu şekilde özetlemişti. “Halkanın daha güçlü olduğunu görüyorum. Fakat delik hala orada duruyor.”

Ego tamiri merkezli terapi, muhtemelen çalışmalarımızın büyük bir kısmını kapsıyor. Bununla birlikte, daha fazlasını yapma kapasitesi ve kaynakları olan bireyler açısından uzun süreli bir psikoterapi uygulanabilir. Bireyin terk edilmeyle ilgili bunalımları üzerinde çalışılarak ruhsal yapısı tam anlamıyla yeniden yapılandırılabilir. Bu işleme, kişilik tamiri başarılı bir şekilde gerçekleştirildikten sonra girişilebilir. Birey artık kendini korumaya veya savunmaya çalışmıyordur. Başka bir deyişle, defans mekanizmaları devrede değildir. Bu yüzden, bireyin terk edilme bunalımları ilgili hisleri üzerinde tedaviye yönelik çalışmalar yapılabilir. Bireyin hisleri ona çok fazla acı verdiği için haftada üç veya dört seans yapmak gerekebilir. Bu şekilde bir program sayesinde, bireyin korunma mekanizmaları devreye girmez.

Artık tedavinin bazı temel prensiplerini gözden geçirmiş bulunuyoruz. Şimdi bütün bu prensiplerin farklı kişilik bozukluklarının tedavisinde ne rol oynadığına bir göz atalım. Sınır kişilik bozukluğunun tedavisiyle başlayalım.

Hatırlayacağınız üzere, sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireyin tek amacı, terk edilme bunalımının etkilerinden uzak durmaktır. Bu amaca ulaşmak için, bireyin kendi kendine hareket etmesine yönelik çabalar belli bir direnç ve korunma mekanizmasıyla karşılaşacaktır. Birey uyumsuz davranışlarından kurtulmak için ödemesi gereken bedeli ret edecektir. Fakat büyüyüp gelişmeyle ilgili gerçek baskılar bazı krizlere yol açacaktır. Sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireyi de tedavi arayışına sokan olgu bu krizlerdir. Sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireyler, ilk başta iyileşmek istemezler. Sadece kendilerini daha iyi hissetmek isterler. Bu bireylerin kendini daha iyi hissetmesinin yolu ise, terapistin bireyin aktarımlarına uyum sağlamasıdır. Sınır kişilik bozukluğu yaşayan bireyleri etkili bir şekilde tedavi etmek için, terapist şu iki önemli görevi yerine getirmelidir. Bireyin savaş hazırlığı halindeki egosunu destekleyerek, onun dış dünyadaki işlevini daha iyi yerine getirmesini sağlamaktır. Bununla birlikte, bireyin rol yaptığını fark ederek, sahte aktarımlarını gerçek aktarımlara dönüştürmeli ve bireyle bir tedaviye yönelik bir ittifak kurmalıdır. Bütün bu görevleri yerine getirmek için tasarlanan en iyi müdahale biçimi ise, yüzleştirme yöntemidir.

Bu size zor gözükebilir. Bireyin kendine ideal bir örnek arayışı olduğunu görebilirsiniz. Bu örneğin mükemmel olmaması bireyde hayal kırıklığı yaratacaktır. Bu duruma ayna tutan yorumlar, bireyin kendini daha iyi anlamasını sağlayacaktır.

Son olarak, şizoid kişilik bozukluğu yaşayan bireylerin tedavi ediliş şekline bir göz atalım. Terapi biçimleri hastalarımızın ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Aynen çocuk yetiştirmekte olduğu gibi, bir tek yöntem bütün herkese uymaz.

PSİKOTERAPİNİN ÖYKÜSEL İŞLEVLERİ

Hikayemi tamamlamadan önce öykülerden biraz bahsetmek istiyorum.

Bu kitapta, Bruce Chatwin Aborjinlerin ortaya çıkma efsanesinden bahsetti. Bu öyküye göre kıta ilk önce hayal mahsulü olarak değerlendiriliyordu. Bu kıtayı hayal mahsulü olmaktan kurtarmak ve gerçeğe dönüştürmek için, Aborjinler üstünde yürümeleri gerektiğine inanıyorlardı. Kıtanın üzerinde yürürken varlığına dair şarkılar söylüyorlardı. Psikanalizde, daha önce hayal mahsulü olarak görülen şeylerin, inkar edilen tecrübeler için iyileştirici bir anlam taşıdığına inanmak, öyküleme süreci olarak adlandırılır. Gelişimsel bir nörobiyolog olan, Daniel Segel bütün insanların aslında anlam yaratma çabası içersinde olduğunu ve hayatlarını ahenkli bir otobiyografik öykü yaratmak için harcadıkları konusunda benim hastam Micheall ile aynı fikirdeydi. Bu amaca ulaşmak için, beynin sağ yarısına ait analojik, imgesel, ve zihinsel fonksiyonlarıyla, sol yarının yorumsal, detaycı, ve dilsel bileşenlerinin kaynaşması gerektiğine inanıyordu. Bu bağlamda, aşağıdaki çift yönlü kaynaştırıcı süreci öykü olarak önerebiliriz. Beynin sol yarısının neden-sonuç ilişkilerini anlama isteği öyküsel yöntemlerin ortaya çıkmasının başlıca sebeplerinden biridir. Bununla birlikte, ahenkli bir öykü yaratmak için, beynin yorumsal sol yarısıyla, düşünsel sağ yarısının ortaklığına ihtiyaç vardır. Ahenkli öyküler interhemisferik(yarı küreler arası) birleşmeler vasıtasıyla gerçekleşir.

Sağ ve sol yarı küreler arasındaki karmaşık, ilişkileri özetlemek gerekirse, sözel ve sözel olmayan ifade şekilleri, bilinçli ve bilinçsiz bir şekilde bilme ve var olma şekilleri, bana tek bir sabahı hatırlatıyor. O sabah hastam annesinden bahsediyordu. O anda aklıma kendiliğinden Afrika’ya gitmeden önce okuduğum bir kitaptaki bir görüntü geldi. Bu görüntüde, ağaçlı bir bozkırda kaçak avlanan kişiler, fili öldürüyorlar ve hala canlı olan yavrusunu onu kurtaracak biri gelene kadar annesinin ölü vücuduna bağlıyorlardı. Bu düşünceyi bir kenara attım. Derken hala annesi hakkında konuşmakta olan hastam, Afrika’daki pigmelerin filleri altlarına girerek kalplerine mızrak saplayarak öldürdüklerini anlattı. Tesadüf müydü. Şans eseri olan bir iletişim miydi. Bilmiyorum. Her neyse, her ikimizin aklına gelen görüntülerin rezonansı, ihtiyaç ve öfke, avcı ve av ilgili sorular barındıran anlam kargaşaları seansın alt metni haline geldi. Ben onun işkence ve ölü ve soğuk bir anneye bağlı kalmayla ilgili hislerini yorumladım. Birey ölü ve soğuk bir anneye bağlı kalmak zorunda kaldığı için, her zaman için kendini kapana kısılmış gibi ve yalnız hissetmekteydi. Acıyla benimle aynı fikirde olduğunu belirtti. Bununla sanki ben ve benim sözlerim zehirli bir mızrakmış gibi geri adım attı. Olay açıklığa kavuşurken, adı konmamış ve evcilleşmemiş bir boşluk hissi hala vardı. Fakat hala merak ediyordum. Bütün o filleri kimin soyduğunu merak ediyordum.

Bu gerçek bir hikayedir.

 

Diller

Üye Menüsü



Geri Bildirimler

Joomla 1.5 Templates by JoomlaShine.com