|
Bu sabah sizlere insan gelişimiyle ilgili psikanalitik teorilerden söz edeceğim, bazıları oldukça yeni ve etkili. Freud’dan günümüze kuramcıların odak noktalarındaki değişiklikleri de göstererek tarihsel bir açıdan bakacağım. Her teori için bebek-anne ilişkisi perspektifini vurgulayacağım. Ayrıca, bu konferans James Masterson’ın teori ve tedavi yaklaşımına odaklandığından, son bölümü her teorinin kendisininkiyle uyumu konusundaki görüşleri hakkında yorumlarıma ayırdım.
Freud’un teorisine göre, bebek öncelikle bedensel ihtiyaçlardan kaynaklanan içgüdü veya dürtülerle hareket eder. Bu biyolojik tabanlı dürtüler zaman için oluşan psişik enerjiye neden olur ve ihtiyacın doyumuyla. Dürtü doyumu bebeğin anne ile ilişkisinin tabanı olarak görülür. Başlangıçta, bebek dürtü gerilimini azaltmak için anneyle ilişki kurar. Anne bebeğin ihtiyaçlarını yerine getirmeye hazırdır ve dolayısıyla bebeğin erken dönem psişesinde ihtiyaç doyumuyla ilişkilendirilir. Dürtü kuramı anne-çocuk etkileşimin özel niteliklerine veya annenin psişik yapısına yani kendisi veya bebeğin duygulanım durumlarını düzenleme kabiliyetine fazla vurgu yapmamaktadır. Bu anlamda, çocuğun psişik gelişiminin iki özel ve eşsiz insan zihni arasındaki etkileşimden ortaya çıktığı düşünülmez; Freud, Darwin modelinin türlerin hayatta kalma mücadelesi yönüne odaklanmıştır.
Erken dönem psikanalistler bebek anne ilişkisi üzerinde fazla gerçek gözlemde bulunmamış bunun yerine özellikle klinik ortamda patolojik yetişkin psikolojileri çalışmasından retrospektif kuramlar oluşturmuşlardır. Bu, Melanie Klein gibi çocuklar için çalışmış psikanalistler için bile geçerlidir.
Margaret Mahler
Mahler psikanalizde bir geçiş figürüdür. Bebeğin anne ile bağının temelinde dürtü tatmininin yattığına inanır ve dürtü kuramı terminolojisini kullanır.
Ancak, kendisi gelişimsel kuramın odağını bebeğin dürtülerinin içsel gelişiminden çocuğun anne ile etkileşimsel ve kişisel bir matris içine girmesinin vurgulanmasına taşıyan ilk psikanalistlerden biri olmuştur. Psikanalize yaptığı en önemli katkısı Oedipus öncesi dönemde çocuğun değişen gelişim mücadelesini ve annenin ikilinin bu mücadeleyi başarıyla paylaşmasını sağlayarak çocuğun ihtiyaçlarını farklı açılardan karşılaması gereksinimini aydınlatması olmuştur; ikisi arasındaki uyumun sağlıklı gelişimde esas olduğunu belirtmiştir.
Mahler ayrıca anne-çocuk etkileşimlerini gerçek anlamda gözlemleyen ilk psikanalitik teorisyenlerden biridir.
Araştırmaları, bebeğin birbiriyle örtüşen bir dizi aşamadan geçtiği ve bu sırada kendisi ve ötekinin içsel temsillerinin oluştuğu ve uygun anne tepkileriyle yavaşça birbirinden ayrıştığı ayrılma-bireyleşme teorisine yol açmıştır.
Mahler yeni doğanın Normal Otizm aşamasında (0-3 ay) doğduğuna ve bu dönemde aşırı uyarılmayı önlemek adına bir uyarıcı bariyerinin koruması ardında içe döndüğüne inanır. İçsel durumları dışında hiçbir şeyin farkında değildir. Bu aşamada annenin işlevi bebeğe homeostatik süreçleri düzenlemesine ve aşırı dışsal uyarılmayı önlemesine yardımcı olarak uyarıcı bariyerinin bir uzantısı olarak görev yapmaktır.
Bir sonraki aşama Mahler’in tabiriyle 3 aydan 8 aya kadar uzanan Sembiyoz’dur. Çevreden bihaber durumunun etkisiyle bebek artık hafiften annesini ayırt eder ancak annesini ve kendisini net sınırları olmayan “ikili birlik” şeklinde birleşmiş olarak algılar. Bebek yaşam ihtiyaçlarını karşılatmak için başka bir insanla bağlantı kurmalıdır, bunu da bu ihtiyaçları çeşitli yollarla aktararak yapar; bu bazen açıkça aktarılırken bazen de ileride öznelerarası iletişim olarak adlandırılacak olan annenin katıldığı bir yolla olur. Anne, çocuğun ihtiyaçlarını karşılarken bebeğin ilkel kendiliğinin otomatik ayarlandığı aynalayıcı referans çerçevesi sağlar – böylece çocuk artık “o annenin çocuğu” olur.
Mahler bir sonraki gelişim sürecini ayrılma-bireyleşme olarak adlandırdığı bir dizi alt aşama ile açıklar. Bu süreç 5 aydan 3 yıla (ve ötesine) kadar sürer. Bu alt aşamalar şunlardır:
-ayrışma (5-8 ay). Bu bebeğin sembiyozdan çıkışıyla başlar. Fiziksel ve duyusal olgunlaşmanın sonucunda, daha uyanık hale gelir, annesi ve diğerlerini net olarak görebilir ve annenin bedeninden ayrılarak kendi bedenini ve kendilik sınırlarını oluşturup koruyabilir. Ayrışma sonucunda fiziksel/bedensel sınırlar net olarak oluşur;
-uygulama (8-15 ay). Sürekli duyusal, bilişsel ve motorik olgunlaşma çocuğun içinde artan bir özerklik ve büyüklük duygusuna neden olur, emekleyerek anneden uzaklaşmasını ve engellere kulak asmadan hareket etmesini sağlar. Bu dönem Mahler ve Greenacre’in bebeğin “dünya ile aşk ilişkisi” olarak adlandırdıkları dönemdir.
Ancak kendilik temsili, annesinin temsili, annenin güç ve mükemmelliği ile kaynaşmış halde kaldığından, libidinal “yakıt ikmali” için periyodik olarak anneye dönme ihtiyacı duyacaktır, bunun biçimi de “keşiflerinin” memnun bakışlarla karşılanması, yorgunluğunun ve hayal kırıklığının sıcak kucaklamalarla yatıştırılması ve narsisistik tedarikler denilen başka yollarla olur.
Anne küçük çocuğunun başarılarını ve teşhirciliğini yaşına uygun hazzını aynalar ve kaçınılmaz yenilgi ve düş kırıklıklarını yatıştırırsa, çocuk annenin aynalamasını içselleştirir ve sağlıklı bir öz-saygı geliştirmeye başlar. Çocuk, başarısızlık ve düş kırıklıklarını daha rahat tolere edebilir ve kendisi ile annesinin farklı zihinlere sahip olduğunun farkına varmaya başlar.
-uzlaşma (15-36 ay). Bu alt aşamayı çocuğun hareket, dil ve sembolleştirme konusundaki devasa kazanımları ile giderek bireyleşen kendiliğin çıkarlarına odaklanması belirler. Aynı zamanda anne ile ve kendisi içinde büyük bir mücadele dönemidir. Küçük çocukla anne arasında anlaşmaya varılması gereken konu ayrı olmanın şartlarıdır ve anksiyeteyle birlikte ikilem, depresyon ve öfke de daha belirgin hale gelir. Annenin çocuğunun aksi ihtiyaç ve taleplerini desteklemesi halinde, isteklerini yerine getiremediğinde çocuğun sergilediği saldırganlığın rengi de değişir, bu durum çocuğun kendisi ve annesi hakkında hem "iyi” hem de “kötü” duygulanımları birleşik olarak deneyimlemesini sağlar. Annenin çocuğunun bireyleşme girişimlerini destekleyememesi halinde, çocuğun saldırgan ve libidinal duygulanımları birbirinden ayrılır ve çocuk kendini ve diğerleri ya iyi ya da kötü olarak görmeye devam eder.
-nesne sürekliliği yolunda (3. yıldan sonrası). Bu noktaya kadar annenin libidinal elverişliliği mevcutsa, bu alt aşamada iyi ve kötü temsillerin birleşmesi devam eder. Bu, hem kendilik temsilinin hem de anne temsilinin bütün kendilik ve bütün nesne halini almasını ve stabil olmasını sağlar. Çocuğun anneyi içsel olumlu varlık olarak duyumlaması artar ve bunun sonucunda çocuk annenin yokluğunu daha uzun sürelerde tolere edebilir.
Ayrılma – bireyleşme alt aşamalarının tümünü başarıyla atlatmasına yardım edilmemiş çocuklar atlatamadıkları gelişimsel görevde sabitlenip takılı kalır ve ne ayrılmayı ne de bireyleşmeyi tam olarak başarabilir. Mahler bunu karakter patolojisinin temeli olarak görür. Ayrı bir kendilik geliştirememesi, çocuğun oedipal dönemin üçlü çatışmalarını uzlaştırmada donanımlı olmayacağı anlamına gelir.
Mahler’in teorisinde biraz detaya girdim zira bu teori son derece etkili olmuş ve Masterson düşüncesine derinden tesir etmiştir. Daha sonraki araştırmalar, normal gelişimin açıklaması olma konusundaki doğruluğuna gölge düşürse de -özellikle normal otistik veya sembiyotik bir aşama olup olmadığı konusunda- karakter patolojinin gelişiminin ele alınmasında son derece faydalı bir yolu olduğu açıktır.
Daniel Stern
Daniel Stern kendi deneysel bulgularını diğerlerininkilerle bağdaştıran, bebeğin iç dünyasına dokunuşlarda bulunan bir bebek araştırmacısıdır. Mahler'in çıkarımlarından bazılarını sorguladığı farklı bir gelişim teorisi sunmuştur. Stern, Mahler’i çalışmalarının karşıtı olarak görülmüştür, zira o dönemde çocuk gelişimiyle ilgili iki önemli psikanalitik teori bu ikisininkilerdir.
Stern bebeklerin hemen doğum öncesi dönemde kendileri ile diğerleri arasında ayrım yapabildiğine delil sunmakta ve Mahler'in yenidoğanın bir uyarıcı bariyeri ile korunduğu ve normal bir otistik aşama olduğuna dair inancına gölge düşürmektedir. Ayrıca çocuğun ayrılmak zorunda olduğu anne ile normal sembiyoz durumuna delil olmadığını da belirtir. Kısaca, Stern, çocuğun doğumundan itibaren ayrı olduğunu ve bazı çocuklarda görülen yapışma ve ikircikliliğin anne-çocuk etkileşimindeki sorunlara işaret ettiğini belirtir.
Mahler ve ondan önceki diğer psikanalitik teorisyenlerin aksine Stern bireyin öznel kendilik deneyimini teorisinin merkezine yerleştirir. Kendilik yapılanmasının, deneyimin çeşitli alanlarında düzenlendiğini düşünür. Ona göre kendilik doğuştan itibaren deneyimi anlamlı kalıplar şeklinde düzenleme yetisi gösterir. Stern bebeğin kendiliğin düzenlenmesine yönelik ihtiyaçlarını anneye oldukça aktif biçimde ilettiğini vurgular. Annenin bu iletişimlere uyum sağlama derecesi ruhsal durumların, duygulanım ve davranışların alışverişindeki örüntüleri oluşturur. Bunlar Genelleştirilmiş Etkileşim Temsilleri (GET’ler) şeklinde düzenlenir. GET’ler kendilik temsilleri veya nesne temsili değildir, daha çok nesneyle birlikte olan kendiliğin ortak yaratılmış etkileşim kalıplarıdır. Dolayısıyla kendilik, doğası gereği kendinin diğeriyle deneyimidir.
Stern’in modeli dört Kendilik Duyumu varsayar, ki bunların hepsi birlikte zihnin temel düzenleyici ilkesi olarak işlev gösterir. Kendilik duyumları sırasıyla ortaya çıkar ve her biri çocuğun bilişsel ve fiziksel aygıtında ilerlemeler gerektirir. Her biri yeni bir perspektif – veya İlişki Sahasıdır – ve zihin bunlar yoluyla bireyin hayatındaki çeşitli zengin sosyal deneyimleri düzenler.
Kendilik duyumları şunlardır:
a. Ortaya çıkan Kendilik ve ortaya çıkan ilişki sahası (başlangıcı 0-2. ay), burada çeşitli deneyimler bağlantılanır ve organizasyonun belirmesi deneyimi ile sonuçlanır;
b. Çekirdek Kendilik ve çekirdek ilişki sahası (başlangıcı 2-6. ay), burada bebek "kendisini ayrı ve tutarlı bir beden olarak bütün hisseder; kendi eylemleri üzerinde kontrolü vardır, kendi duygulanımına sahiptir, süreklilik hissi vardır ve diğer kişileri ayrı ve farklı etkileşenler olarak algılar.
c. Öznel kendilik ve öznelerarasıa ilişki sahası (başlangıcı 7-15. ay), bebek kendisinin bir zihni ve başkalarının da zihinleri olduğunu ve başkasının zihinsel durumunun -özellikle duygulanım durumunun- kendisininkiyle bağdaşmayabileceğini keşfeder. Zihinsel durumların paylaşılma olasılığı ve hangi zihinsel durumların paylaşılıp hangilerinin paylaşılmayacağı sorusu önem kazanır. Kendilik, empati sürecinin farkına varır. Bebek ve diğerleri arasında daha karmaşık ve dokulu bir ilişki mümkün hale gelir. Stern bunu ayrı fakat bağlantılanabilir zihinler teorisi olarak açıklar;
d. Sözel Kendilik ve sözel ilişki sahası (16. ay ve ötesi), bebek dil edinmeye başlar ve bu da anlamların paylaşılması olasılığını arttırır. Kendilik ve diğerleri hakkında, sembolik oyun gibi anlatımların kurulması mümkün hale gelir. Çocuk nesnel bir varlık olarak kendisi hakkında düşünmek ve konuşmak için sözcükleri kullanabilir. Aynı zamanda, dil çekirdek ve öznelerarası anlamları kısıtlar, zira kelimeler deneyimin tamamının iletişimini sınırlar. Aynı zamanda, hem başkalarıyla hem de kendisiyle iletişim kurarken deneyimin çarpıtılmasına olasılığına izin verir. Stern dili psikopatoloji açısından potansiyel bir araç olarak da görür, zira bireyin kendilik anlatımı nihayetinde yalnızca ebeveynlerinin kim olduklarına dair görüşlerini yansıtıp onların bu görüşüne uymayan diğer deneyimleri reddebilir.
Yukarıdaki bu kendilik algıları bilişsel yapılar değil daha ziyade deneyimsel bütünleşmelerdir. Ayrıca, özel bir klinik konunun halledilip geçildiği dönemler anlamında aşamalar değillerdir, her biri yaşam boyu devam eder. Yaşam boyu süren meseleler öncelikle anne daha sonra da birey ve önemli ötekiler arasında olmak üzere bir sahadan fazlasında ele alınır. Mahler (ve Masterson’ın) aksine, Stern psikopatolojinin gelişimsel duraklama veya gelişimin özel bir aşamasında sabitlenmeden kaynaklandığına inanmamaktadır. Bunun yerine, yaşam boyu ele alınan ve ayrıca dört sahada da ele alınan klinik bir konunun bağımlılığa karşı özerklik olduğunu düşünür.
Son yıllarda, Stern araştırmalarını bebek-anne etkileşiminin öznelerarası yönlerine yoğunlaştırmış ve bunu yetişkinlerle psikoterapinin öznelerarası doğasını kuramsallaştırmaya açımlamıştır.
John Bowlby
Bowlby’nin çalışmalarının çoğu Stern’den önce olsa da, kendisini takip edenlere ait şu anda oldukça önemli hale gelen çalışmalarla süreklilik arz etmesi açısından tarih sırasından ayrı olarak sunuyorum.
Bowlby’nin çalışmaları başlangıçta psikolojik rahatsızlık geçiren veya sıklıkla antisosyalleşen gençlerin erken yaşta annelerini kaybetmiş veya annelerinden kalıcı olarak ayrılmış oldukları gözlemine dayanmaktadır.
Bowlby’nin erken dönem eğitimi (1930’lar) sırasındaki psikanalitik çevrelerdeki havaya dair fikir vermesi açısından, Melanie Klein ile yaptığı süpervizyona dair çok yıllar sonra yaptığı bir yorumunu alıntılayacağım:
“Gerçek yaşama dair olayların – anne babaların çocuğa davranma şeklinin- gelişimi belirlemede kilit önem taşıdığını düşünüyorum ve Melanie Klein’da bunların hiçbiri yok…İç ilişkilerin dış ilişkileri yansıtması kavramı onun düşüncesinde tamamen eksiktir.”
İngiliz Psikanaliz Derneğinin bir üyesi olmasına rağmen dürtü kuramını ve diğer klasik psikanalitik kurguları reddetmesi Bowlby’nin kurulu psikanalizin çoğu tarafından gözardı edilmesine neden olmuştur. Bağlanma davranışına odaklanması, gelişen çocuğun iç dünyasını yadsıma ve çocuk deneyiminin anlamının önemine değer vermeme olarak görülmüştür.
Bowlby Darwin’in Freud’un odaklandığından farklı bir yönüne odaklanmıştır. Bebeğin içgüdülerinin özellikle anneye veya bakıcıya bağlanmayı motive ettiğini düşünmektedir. Bu motivasyonu türler arasında görmüştür. Bowlby’nin Bağlanma dediği şey, bir koruma ve güvenlik kaynağına yakınlık yoluyla hayatta kalmayı sağlar ve doğal seçim yoluyla evrilmiştir. Dolayısıyla anneye olan bağ içgüdüseldir ve ihtiyaç-tatmin ve haz-acı ilkesinin sonucu değildir. Anne bebeğin yaydığı çeşitli ipuçlarına cevap vermeye programlıdır. Dolayısıyla bebek kişilerarası çevre içinde ilişki yoluyla adaptasyona meyillidir.
Nihayetinde çocuk için esas tehlikenin bağlanma figürüne olan bağlantı hissini kaybetmek olduğunun - çocuğun içsel bir durumu – ve yaşam boyu duygusal hayatın hayatlarımızdaki önemli kişilerle bağlanma ilişkisini koruma çerçevesinde düzenlendiğinin farkına varır. Psikopatolojiye sebep olan, annenin çocuğun bu güvenli dayanağı beklemesini sağlayacak yeterli duygusal varlığı sağlamaması veya çocuğun orada olmayanı asgariye indirmek için bir kopma duruşu benimseme gereği hissetmesidir. Savunmalar yasaklanan içgüdülerin ifadesinin önlenmesi veya içdügüler arasında bir savaş değil, bağlanma ihtiyacının devre dışı bırakılmasıdır. Sözgelimi, öfke, saldırganlık dürtüsünün bir ifadesi değil, bağlantıyı yeni kurma amacıyla ayrılmaya karşı protestodur.
Bowlby ayrıca ampirik araştırmanın gerekli olduğuna da inanmaktadır ve bağlanma teorisinin en cazip yanlarından biri önemli araştırma bulgularının çoğaltılabilir olmasıdır. Çalışma arkadaşı Mary Ainsworth’ün çalışmaları, “Yabancı Durum”da, çocuğun annenin kısa süreli geri çekilmesi ve sonra dönmesine tepkisi yoluyla bağlanma güvenliğini ölçmüştür. Ainsworth’ün çalışmaları aşağıdaki bağlanma kategorileriyle sonuçlanmıştır: Güvenli bağlanmada, çocuk bağlanma figürünün varlığına güven duyar; ve üç Güvensiz kategorinin her birinde bebek kendi ebeveynleriyle olası en iyi bağlanmayı beslemenin bir yolunu bulur; kaygılı bağlanma çekingen kategoride çocuk bakıcının varlığına güvensizlik duyar, bu da ayrılma sırasında bir miktar endişe ve birleşme sırasında bir miktar ilgisizlik şeklinde bir başa çıkma kalıbı oluşturmasına neden olur; kaygılı bağlanma ikircikli/dirençli kategoride hem ayrılırken hem de bakıcı dönerken endişe vardır; düzensiz/yönsüz kategoride çocuk bakıcıyla tuhaf yollarla yakınlık arayışına girer, donma ve boşluğa bakma gibi. Çocuktaki bu bağlanma kategorilerinin yanı sıra, bebek ile anne arasında bunlara karşılık gelen farklı etkileşim örüntüleri olduğunu da belirtmiştir.
Bowlby, Ainsworth ve sonraki bağlanma araştırmacılarının boylamasına gözlemlerinde Mahler'in teorisinin bazı yönlerinin doğrulanmadığı tespit edilmiştir. Güvenli bağlanan çocuklarda, Uygulama alt aşaması süresince annenin farkında olunmadığına ilişkin kanıt olmadığını ve Uzlaşma sırasında tanımlanan ikircikliliğe dair çok az kanıt olduğunu tespit etmişlerdir. Ancak, güvensiz bağlanan bazı çocuklarda bunlara ilişkin kanıt bulmuşlardır.
Zaman içinde Bowlby ve takipçileri, çocukların anne babalarıyla ilişkilerine göre geliştirdikleri iç çalışma modellerinin önemini giderek daha fazla kavramış ve incelemişlerdir. Bu İÇM’ler, çocuğun ve yetişkinin diğerleri ile etkileşimlerinin tabiatını belirleyen iç psişik yapı formlarıdır. Sözgelimi, Mary Main’in Yetişkin Bağlanma Görüşmesi anne babaların (ve dolayısıyla tüm yetişkinlerin) kendi çocukluk ilişkilerine dayanan bağlanma tutumları olduğunu, bunların ayrıca sınıflandırılabileceğini ve anne babanın “bağlanmayla ilgili ruhsal durumunun” nihayetinde çocuklarının nasıl sınıflandırılacağını güçlü bir şekilde öngördüğünü göstermiştir.
Peter Fonagy
Diğer yeni bağlanma kuramcılarıyla birlikte Fonagy hem çocuk hem de anne babanın içsel zihin süreçlerine önem vermiştir. Bu, bağlanma kuramcılarıyla ile psikanalistler arasındaki iletişimin giderek artmasını desteklemiştir.
Fonagy bağlanma kalıplarının iletilmesinde temel bir aracın, anne babanın üzerine düşünme işlevi veya zihinselleştirme kapasitesi olduğuna inanır. Bu, bir zihne sahip olmanın, bireyin dünyaya ilişkin deneyimine aracılık ettiğini fark ettiğimiz süreçtir. Zihinselleştirmek başkalarının yaptıkları ve söylediklerinin, altta yatan düşünceler, duygular ve inançlar gibi temel zihinsel durumlara dayandığı konusunda örtük bir farkındalığa sahip olmaktır; bu farkındalık davranışımızı ve başkalarının davranışlarını anlaşılır ve anlamlı hale getirir. Zihinselleştirme kendi deneyimimizi anlama şeklimizi belirler ve başkalarının davranışı konusundaki anlayış ve tepkimizi belirler.
Zihinselleştirme yetisi gelişimsel olarak varılan bir nokta olurken, bir seferde yetkinleşilen ve sonrasında hep var olan bir gelişim aşaması değildir. Zihinsel yönden normal bireylerin neredeyse tümü en azından bazı zamanlarda zihinselleştirme yapabilir; ancak neredeyse herkes duygusal stres altındayken üzerine düşünme işlevini geçici olarak kaybedebilir.
1980’lerin sonunda Bowlby ve Mary Main’le konsültasyon halindeki Fonagy, bağlanma kalıplarının nesiller arası aktarımı konusunda pek çok çalışma yürütmüştür. Araştırmasında Fonagy, zihinselleştirme yetisinin çeşitli yönlerinin değerlendirildiği bir görüşme olan Üzerine Düşünme İşlevselliği Ölçeğini geliştirmiştir. Anne babanın üzerine-düşünme işlevini ve ebeveynlerin bağlanmaya dair zihin durumunu değerlendirmek için AAI ile birlikte bu ölçeği kullanmış ve bunları bebeğin bağlanma güvenliği değerleriyle kıyaslamıştır. Çalışmalar birçok önemli bulguyla sonuçlanmıştır: Anne babaların çocuklarının doğumundan önce değerlendirilen bağlanma ile ilgili zihin durumlarının bebeğin 12 aylıkken Yabancı Durum sınıflandırmasını öngördüğünü; güçlü üzerine-düşünme kapasitesi sergileyen anne babaların zihinselleştirme kapasitesi zayıf olan anne babalardan dört kat fazla güvenli çocuk sahibi olduklarını; ve bağlanma hikayeleri normalde güvensiz bağlanan çocuklar yetiştirmelerine neden olabilecek ancak üzerine-düşünme kapasiteleri güçlü anne babaların güvenli bağlanan çocuklara sahip olabileceklerini göstermiştir. Dolayısıyla zihinselleştirme yetisi ile bağlanma güvenliği veya sağlıklı gelişim sıkı ilişki içindedir.
Fonagy, Mary Target ve diğerleriyle birlikte çocukta zihinselleştirme yetisinin nasıl geliştiğine dair bir teoriyi açıklamaya çalışmışlardır. Çocuğun üzerine-düşünme modu geliştirmesine yardımcı olan önemli bir nokta, anne babanın duygulanım düzenlemesini teşvik yeteneğidir. Duygulanımı kapsanmadığında çocuk kendi deneyiminin çeşitli katmanlarının farkında değildir ve dolayısıyla başkalarının motivasyonlarını da dokulu şekilde anlayamaz.
Çocuğun duygulanımlarını düzenlemesine yardımcı olmak için duygusal olarak uyumlu aynalama şarttır, zira ancak anne babanın bebeğin sergilediği içsel duruma "uyum sağlaması, onun üzerine düşünmesi ve onu ifade etmesi [belirgin veya hafif “kapalı” fakat anlaşılabilir şekilde]” yoluyla çocuk kendi duygularının tanınabilir, paylaşılabilir ve sonunda üzerinde düşünülebilir zihinsel durumlar olduğunu keşfedebilir.
Fonagy insanların öznelerarası ilişki kurabilme yetisiyle doğduklarına ve sonuç itibarıyla bu ilişki alanının fiziksel mesafeyle olana kıyasla çok daha sofistike yollarla bağlanma ihtiyaçlarımızı tatmin etmemizi sağladığına inanır.
Eğitimli bir psikanalist olan Fonagy kendisini bağlanma teorisi ile psikanaliz arasındaki boşlukta bir köprü olarak görmektedir. Çalışma ve kuramları, bağlanma kuramıyla psikanalitik öznelerarasılık kuramını birleştirir ve öznelerarasılık kuramını yoluyla bebeğin beyin gelişiminin interaktif doğası hakkındaki en son nörobiyolojik araştırmalarla bağ kurar.
Fonagy, Anthony Bateman ile birlikte borderline kişilerle çalışma terapisi olan Zihinselleştirme Odaklı Tedaviyi geliştirmiştir. Hastanın kendi ruh hallerini ve başkalarının ruh hallerini tanımlama yetisini geliştirerek davranışları anlaması için grup ve birey formatlarından yararlanır; başka bir deyişle hastanın bir zihin kuramu veya zihinselleştirme yetisi geliştirmesine yardımcı olmaya çalışır.
İlişkisel Psikanaliz
Son 20 yılda adına İlişkisel Psikanaliz denen bir hareket başlamıştır. Zihnin doğası, gelişimsel kuram ve psikanalitik terapinin yönetiminde neyin iyileşme sağladığı hakkında çok fazla tanımlı teorik bir ekol değildir.
Hareket kuramsal konumlar ve analitik teknik konumlarına dair geniş bir yelpazeyi kapsar. savunucularını birleştiren görüşler şunlardır: dürtü kuramının reddedilmesi ve insanların nesne ilişkisel doğduklarının iddia edilmesi, yani, yeni doğanlar hemen sosyal varlıklar haline gelir ve dürtü tatmininde bu denli ikincil role sahip değillerdir; gelişim, anne ve çocuğun birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri kişilerarası ve öznelerarası bir matris içinde meydana gelir ve psikanalitik tedavi iki katılımcının birbirlerini karşılıklı etkilediği etkileşimsel doğasına önem verilerek yürütülmelidir.
Geniş ilişki perspektifi intrapsişiğe ilgiyi göz ardı etmez ve destekçilerinden bazıları tedavi olgusunu aktarım ve karşı aktarım bağlamında açıklamayı sürdürür.
Ancak, en etkili teorisyenlerinin, yani hareketi tanımlayanların benimsediği postmodern görüş, gerçek olarak görülen şeyin ne nötr ne de nesnel olduğudur ve modern bilimin bir gözlemcinin kendisi dışındaki nötr bir konumdan belli bir etkileşimi gözlemleyebileceği varsayımını kabul etmezler. İlişkisel hareketin bu daha radikal kanadına ait olanlar ayrıca zihne ilişkin sosyal yapısalcı bir görüşü de benimserler, zihnin içeriğinin süregelen ve sürekli değişen sosyal etkileşimlerle akışkan olarak kurgulandığını ve belirli kişilerarası alanlarda sürekli yeniden düzenlendiğini düşünürler – buna psikoterapi ikilisinin kişilerarası alanı da dahildir. Hasta zihninin sabit ve hastanın kafasında mevcut intrapsişik yapıları içerdiğine inanmazlar.
Bu perspektifin bir örneği Robert Stolorow’un konumudur. Kendilik Psikolojisi arka planından gelen Stolorow, terapistin odaklandığı ayrı bir birey olarak görülen hasta ile empatik uyum ve “deneyime-varan” yorumlar geliştiren Kohut’un duruşunun çok daha ötesine geçmiştir. Buna karşın Stolorow’un konumu şu alıntıda daha iyi açıklanmıştır: “yalıtılmış bireysel zihin kavramı, bireysel farklılığın öznel deneyimini maddeleştiren kuramsal bir kurgu veya mittir.”
Belki de en önemli ilişkisel yazar olan Stephen Mitchell aslında Sullivan Kişilerarası Ekolünden gelmektedir. Analistin hastasını gözlemleme yetisine dair aşağıdakileri belirtmektedir:
“Rasyonel, üzerine düşünülen gözlem yoluyla ulaşılsa da analistin bakış açısı kendi katılım biçimlerinden ayrılamaz. Gözlem asla nötr değildir. Gözlem her zaman bağlamsaldır, varsayımlara, değerlere ve deneyim kurgularına dayanır.”
Bu ilişkisel kuramcılar analistin görevinin hastanın ve analistin belli etkileşimleri birlikte nasıl yarattıklarını hastanın anlamasına yardımcı olmak olduğunu düşünür, bu ortak yaratılar içinde özellikle Canlandırmalar (seanslarda eyleme vurum ve karşıaktarım eyleme vurumu için kullandıkları kelime) yer alır. Hem analistin hem de hastanın öznelliklerinin birbirlerini nasıl etkilediklerine dair seanslarda açık tartışma olması iyileşmede esas olarak görülür. Buna İki Kişili psikoloji derler.
Sözgelimi Stolorow psikanalizi şu şekilde tanımlar:
“…savımız, psikanalizin belli bir psikolojik alanda ortaya çıkan olayları aydınlatmaya çalıştığıdır – bu olaylar iki öznelliğin kesişmesiyle oluşur – hastanın ve analistin … psikanaliz burada, gözlemci ve gözlemlenenin farklı biçimlerde düzenlenmiş öznel dünyaları arasındaki oyuna odaklanan öznelerarası olanın bilimi olarak resimlenmiştir.”
Ve “Hasta ve analist birlikte çözünmez bir psikolojik sistem oluşturur ve psikanalitik araştırmanın ampirik alanını oluşturan da bu sistemdir.”
Benzer şekilde, Mitchell aşağıdakiler gibi sorularla hastanın bir sorgulamaya katılmasını isteyebileceğini söyler:
“Buraya nasıl geldik? Aramızdaki farkları neden saldırı ve saygısızlık olarak görüyorsun? Neden sıkça kendimi sana saldırır (veya saldırmak ister) halde buluyorum? Senin öz-saygını kazanmanı ve benim de sana yardımcı olmamı sağlayabilecek şekilde daha gerçekçi olma ve davranma imkânı sağlayan bir yolu birlikte nasıl buluruz?” (1988, p. 296)
Bu ilişki teorisyenleri, bireysel hasta yerine karşılıklı öznelliklerin etkileşimine odaklanarak, hastayla deneyimsel psişik gerçekliği düzeyinde buluştuklarına inanırlar.
Allan Schore
Schore bir dizi farklı alandan veriler ve modelleri birleştiren bir kuramcıdır. Stern ve diğerlerinin bebek araştırmaları dahil gelişimsel çalışmalarla nörobilimin önemli bir sentezini gerçekleştirmiştir. Bağlanma kuramını kapsayıcı bir model olarak kullanarak nesne ilişkileri ve kendilik psikolojisi dahil psikanalitik kuram üzerine geniş çaplı incelemeler yapmıştır.
Schore birincil bakıcının aracılık ettiği erken dönem sosyal ortamın bebek beynindeki yapıların evrimini etkilediğini çok disiplinli ayrıntılarla göstermektedir. Beyin yapılarında artan sinaptik üretim ve farklılaşmanın olduğu kritik dönemlerde, bakıcının bazı sosyal ve duygusal deneyimler sağlama yetisi çok önemlidir.
Duygulanım düzenlemesini bebeğin psikolojik gelişiminin temel düzenleyici ilkesi olarak görür. Bir ömür boyunca biliş, duygulanım ve davranışın tüm biçimlerini düzenleyen beyin sistemlerinin gelişimini etkiler. Duygulanım, motivasyon ve sosyal işlevselliğin kontrol merkezi, ilk yıl içinde sağ prefrontal kortekste ortaya çıkar. Bu alan ayrıca bağlanma ilişkisinin iç çalışma modellerini de depolar ve çocuğun diğerlerinin duygusal durumlarını takdir etme ve stresi yönetme yetisi yönünden kritiktir. Schore bu alandaki nöron gelişiminin güvenli bağlanma ilişkisinden nasıl etkilendiğini gösterir.
Schore sağ beynin, kendiliğe ve ötekine dair duygulanım yüklü, örtük (veya bilinçdışı) temsilleri depoladığını gösterir. Dolayısıyla sağ beyin kendiliğin ve bilinçdışının yer aldığı alan olarak görülebilir.
Schore’un çalışmalarının önemli bir başka alanı da travmanın sağ beynin gelişimi ve duygulanım düzenlemesi üzerindeki nörobiyolojik etkilerini resmetmesidir. Ayrıca borderline kişilik bozukluğu ve diğer kendilik bozukluklarının gelişimi üzerinde ilişkisel travmanın etkilerini belirtmek üzere konuyu genişletmiştir. Yakın zamanda psikoterapinin getirdiği nörobiyolojik değişiklikler üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır.
James Masterson
ve Mahler: Masterson, Mahler çalışması üzerine yapılan sunumlara katılmanın, o sırada çalıştığı borderline ergenlerin anlaşılması ve tedavisi üzerindeki güçlü etkisi hakkında da yazmıştır. Mahler’in çalışmaları Gelişimsel, Kendilik ve Nesne İlişkileri Yaklaşımı adını verdiği gelişimsel desteği oluşturmasına yardımcı olmuştur. Mahler’in ayrılma-bireyleşme sekansı boyunca bireyleşmeyi ve kendilik algısını desteklemede annenin kritik rolünü göstermesi Masterson’a bu sekans boyunca anne yokluğunun Terk Depresyonu ve bunun sonucunda egonun gelişimsel duraklamasına neden olduğu konusunda ışık tutmuştur. Bu duraklama bölme, yadsıma, kaçınma, eyleme vurma ve yansıtmalı özdeşleşim gibi pre-ödipal veya parça nesne savunmalarına dayanmayı da beraberinde getirir.
Masterson annenin yokluğu ve bunun karakter patolojisi ve kişilik bozuklukları üzerine etkileri (1970'lerin başları) hakkındaki fikirlerini oluştururken, bu fikirlerin evrensel olarak kabul edilmekten uzak olduklarını ve kesinlikle doğru anlaşılmadıklarını unutmamak gerekir.
Mahler’in etkisi Masterson’un borderline ile çalışırken geliştirdiği tedavi tekniğinde de açıktır. Terk depresyonundan kaçınmak için tasarlanan savunmaların Yüzleştirilmesi, terk depresyonunun derinlemesine çalışılmasına ve iyi ve kötü kendilik ve nesne temsillerinin sona ermesine yol açar. Bu da kendiliğin gelişimine kaldığı yerden devam etmesini ve ayrılma-bireyleşme sürecini tamamlamasını sağlar.
Daha sonraki araştırmalarda Mahler’in teorisinin bazı parçalarının onaylanmaması, özellikle normal gelişime sahip çocukların Mahler’in Uygulama sırasında açıkladığı büyüklenmeyi ya da Uzlaşma Krizi olarak etiketlediği çelişkiyi göstermemesi Masterson’un Mahler teorisinin her şeye karşın kendilik bozuklukları gösteren çocukların gelişimini açıklamada faydalı olduğu sonucuna varmasına yol açmıştır.
ve Stern:
Masterson Stern’in çalışmalarını kendilik gelişiminde anne-çocuk etkileşiminin öneminin başka bir onaylanması olarak görmüştür, bebek ihtiyaçlarını ve olgunlaşma aşamaları sırasında annenin gereken uyumunu açıklamada bazı açılardan Mahler’inkinden daha ayrıntılıdır. Normal çocukların anneyle ilişkilerinin psikopatoloji geliştirme meyli olanlardan çok farklı davranışsal kalıplar gösterdiğine dair Stern’in kanıtlarını kabul etmiştir.
Masterson Stern’in ayrı fakat bağlantılanabilir zihinleri gelişimin amacı ve sağlıklı ayrılmanın tanımı olarak açıklamasını kabul eder. Bunu başarmada yaşanan güçlüklerin, kendiliğin bireyleşmesi veya Gerçek Kendilik olarak adlandırdığı işlevleri yerine getirmesinde ciddi sıkıntılara yol açtığına inanmıştır. Ayrıca Stern’in sahte kendiliğin gelişime dair tanımlamalarının bazı bölümlerine de da katılmaktadır.
Ancak, Masterson, Stern’in Çekirdek Kendilik olarak adlandırdığı, bebeğin ayrılma dair farkındalık geliştirdiği alanın, duygusal değil yalnızca algısal ayrılmaya ilişkin olduğunu vurgulamıştır. Masterson Stern’in daha sonra Öznelerarası alanın temel görevini ayrı ancak bağlantılanabilir zihinlere varmak olarak tanımladığında kendiyle çeliştiğine inanmaktadır. Algısal ve duygusal ayrılma arasındaki ayrım önemlidir, zira kökeni hem Mahler hem de Masterson’ın temel gelişimsel görevi olara gördüğü şeye varmaktadır; birbirinden ayrı ancak her birindeki iyi ve kötü nitelikleri birleştiren kendilik ve nesnenin temsillerini geliştirme yetisi. Dolayısıyla, Masterson Yaklaşımında, terapist genellikle hastanın nesneden duygusal ayrılmayı başarmasına yardımcı olmaya çalışır, bununla birlikte nesneden algısal olarak ayrılma yetisine tamamen kavuşmuşlardır; diğer bir deyişle, psikotik değillerdir, kişilik bozuklukları vardır.
ve Bowlby:
Masterson Bowlby’i kendisini etkileyen en önemli isimlerden biri olarak görmüştür. Bowlby’nin anneden erken ayrılmanın olumsuz etkileri üzerine gözlemleri, Masterson’ın ergenleri eyleme vurmayı bıraktıklarında depresyona girmeleri ve bu depresyonun anne yokluğuna dair anıları canlandırmasına dair gözlemlerine destek sağlamıştır.
Bowlby’nin çocukların bakıcının varolması beklentisini garantileyecek şekilde davranacak yollar bulması ve olası güvenlik kaybı farkındalığına karşı savunma yolları bulmasına yönelik gözlemleri Masterson’ın Sahte Kendilik oluşumu konusundaki görüşlerini desteklemektedir.
Masterson bağlanma araştırmasının anne çocuk etkileşimlerinin kendilik gelişimi üzerindeki kati etkisine bilimsel temel sağladığını görmüştür. Anne babanın bağlanmaya ilişkin ruh halinin çocuklarının bağlanma durumunu güvenilir şekilde belirlemesi, Masterson'un anne babanın intrapsişik yapısındaki güçlüklerin -içsel çalışma modellerinin - çocuklarının bazı ihtiyaçlarına uyum sağlama veya yanıt vermede güçlüklere, dolayısıyla psikopatolojinin nesiller arası aktarımına yol açtığına dair görüşünü doğrulamaktadır.
ve Fonagy:
Masterson özel olarak Fonagy’nin çalışmaları hakkında yazmamıştır. Ancak bağlanma örüntülerinin ve arkalarındaki zihin durumlarının nesiller boyu aktarımını aydınlatan araştırmaların, annenin intrapsişik yapısının çocuğunun sağlıklı ayrılmasına yönelik neleri desteklemeye hazır olduğunu ve çocuğunu bırakmak için neye ihtiyaç duyduğunu nasıl belirleyeceğine dair görüşlerini desteklediğini düşünmektedir.
Masterson Fonagy’nin üzerine-düşünme işlevi veya zihinselleştirme aktivitesi adını verdiği kapasiteye ulaşmanın terk depresyonu eksikliğinden veya derinlemesine çalışılmasından kaynaklandığını düşünmüştür. Terk depresyonu aktif veya ona karşı savunma durumundaysa, olumlu veya olumsuz nesne ilişkileri birimleri ayrı tutulmalıdır. Fonagy’nin zihinselleştirme gelişim teorisi, güçlü duygulanımlar arasındaki mücadelenin sonucundan ziyade daha çok eğitilebilen bilişsel bir beceri olarak yaklaşım getirmiştir. Ve bu zihinselleştirme odaklı tedavi bir tür beceri eğitimidir, işlev bazında açıkça ilerleme sağlasa da bireyin yüksek duygu yüklü durumları (samimiyet gibi) etkili şekilde ele alabilmesinde derin ve sürekli değişim sağlaması güçtür ve bireyin daha büyük yaşam hedeflerini bilmesi ve izlemesini sağlayan gerçek kendiliği serbest bırakması kolay değildir.
Diyalektik Davranış terapisi hakkında da benzer şeyler düşünmüştür.
ve İlişkisel Psikanaliz
Masterson ilişkisel hareket hakkında asla yazmamış olsa da, enstitüsünün bütün çğretim üyeleri onunla temalaslarımızdan biliyoruz ki, terapistin hasta ile etkileşimini terapinin ana çalışma birimi yapmak zorunda olduğu ve hasta ile kendi öznelliğini tartışması gerektiğini savunan daha radikal ilişki analistlerinin savlarına karşı son derece olumsuz bir tepkisi olduğunu bilmektedir.
Masterson Yaklaşımının tüm dayanağı, terapistin kişilik bozukluğu olan hastaya yardım edebilmesinin tek yolunun hastanın ayrı nesne ve kendilik temsilleri yansıtmalarının gerçekle kıyaslanan şekilde geri yansıtıldığı terapötik bir durumun oluşturulmasıdır. Bu duruşa terapötik nötralite adını vermiştir. Bu olmazsa, hastanın sahte kendilik yansıtmalarının güçlü ve sıkı sıkı tutulan doğası, sorunlarının gerçekte ne olduğunu saptıracaktır. Dolayısıyla, sözgelimi, ikili, hastanın hayatını kazanmaya çalışırken öfkesinin neden kendisini zora sokmasına izin verdiğini tartışmak yerine – 2 yılda daha önceki beş işinden kovulduktan sonra - hastanın süpervizörünü eleştirmesine neyin engel olduğunu tartışacaktır.
Ancak, Masterson’ın teorik konumlarından bazıları ve tedavi yaklaşımı, daha geniş ve daha az radikal ilişki metapsikolojisine rahatça uymaktadır. Masterson terapistin, hastanın neden olup olmadığını veya kendisinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirlemek de dahil karşı aktarım tepkilerini dikkatle not alıp anlaması gerektiğine inanmıştır. Hastadan kaynaklanıyorsa, terapist bu bilgileri hastanın intrapsişik yapısındaki belli duygulanımları anlamasına yardımcı olmak için kullanmalıdır. Özel durumlarda hastaya ne yaşadığını belirtmeyi ve bunun nasıl ortaya çıkmış olabileceğini tartışmayı seçebilir. Bu hiçbir durumda terapötik nötralite konumunu terk etmeyi gerektirmez; ne de terapinin merkez odağının hastanın zihninden kaydığı anlamına gelir. Terapistin hastası karşısında hatalarını kabul etmesi gerektiğine; tanı ve müdahalelerinin yanlış veya etkisiz olduklarına dair kanıt olduğunda bunları değiştirmesi gerektiğine ve hastsanın intrapsişik mücadelelerine ve değişim çabalarına derin bir saygı duyması gerektiğine inanmıştır. Masterson’ın hastanın Gerçek Kendiliğini desteklemesine yaptığı vurgu –“Terapist hastanın gerçek kendiliğinin koruyucusudur”- hastaya hayatını nasıl yaşayacağını söylememesine verdiği önemi göstermektedir.
Narsisistik hastalarla narsisistik kırılganlığın aynalanarak yorumlanması aynalama gibi hastanın özel intrapsişik yapısına erişim sağlayacak şekilde düzenlenen müdahaleleri kullanarak hastayla deneyimsel gerçekliğinde buluştuğunu söyleyebilirim.
ve Schore
Masterson Schore’un çalışmalarının kendi görüşleri üzerinde derin etkisi olduğunu belirtmiştir. Schore’un, kendilik gelişimini vurgulayan nörolojik ağ anlayışına kapı açan entegrasyonunu kabul etmiştir. Schore ve diğerlerinin çalışmalarının çocuğunun büyümesini desteklemede annenin libidinal varlığının kritik önemine dair görüşlerini desteklediğini belirtmiştir.
Schore’un orbital frontal korteksin gelişimi ve dolayısıyla duygulanım düzenlenmesinin gelişimi için şart olan anne ile çocuk arasında nörobiyolojik bir sembiyoz olduğuna dair önerisini desteklemiştir. Masterson, Mahler'in gelişim aşamalarını en azından Schore’un bunları yeni bir perspektiften tekrar dikkate alabileceğinin bir göstergesi olarak belirten Schore'un yazılarının bu ve diğer yönlerinin altını çizmektedir. |