PDF Yazdır e-Posta

Şizoid Bozukluk ve Terk Depresyonu
Video Gösterimi:

Dr. Ralph Klein

Dr. Ralph Klein:İyi günler. Ben Dr. Ralph Klein. Dr. Judith Pierson. Masterson Enstitüsü'nün diğer üyeleri. Benim için çok değerli bir konu üzerinde konuşmamı istediniz. Bunun uzun bir geçmişi var. Bu sabah nasıl başlayacağımı düşünüyordum. Bunu şu biçimde yapmak istiyorum.

İçinizden bazıları, muhtemelen hepsi değil, Kirk Douglas'ın oynadığı Spartaküs denilen eski bir filmi hatırlar. Spartaküss filminde isyancı bir asker Roma'ya karşı bir isyana önderlik ediyor. Sonunda bütün isyancıların çevresi sarılıyor. Hepsi birlikte esir alınıyor. İsyancılar yeniliyor. Romalılar örnek ceza olsun diye Spartaküs'ü haça gerecekler. Binlerce isyancıyı sıraya diziyorlar. Roma imparatoru, Romalı lider "Spartaküs kim? Bir adım öne çıksın. Örnek olacak" diyor. Spartaküs, gerçek Spartaküs, binlerde asker yoldaşı öldürülmesin diye öne çıkar ve "Spartaküs benim" der. Yaklaşık beş saniye sonra başka birisi ileriye çıkar "Spartaküs benim" der. Yavaş yavaş orada bulunan binlerce tutsak ileri çıkar ve "Spartaküs benim" der. Hepsi haça gerilir. Gerçekten etkileyici bir sahne. Peki bunun anlamı ne?

Yıllar önce -1970'lerde, 1980'lerde- eğitim gördüğüm sırada psikoterapinin her şeyini öğrendiğimi ve yalnızca Freud tarafından değil aynı zamanda '70'ler ve 80'ler'in bazı harika insanları, Jim Masterson, Otto Kernberg, Heinz Kohut, vb. tarafından kontrol edilen tehlikesiz bir imparatorluk olan bir imparatorluğu öğrendiğimi sanıyordum. Önceden hiç mevcut olmamış olan kişilik bozuklukları, karakter patalojisi anlayışını ortaya koyan yürürlükteki güçleri öğreniyordum. Wilhelm Reich ve diğerleri kusura bakmasın ama karakteroloji döneminin, karakter bozuklukları patalojisinin asıl gelişmi gerçekte benim için narsisistik bozukluklar ve borderline bozukluklar hakkında birçok şey öğrendiğim '60'lar, '70'ler, '80'lerdeki Dr. Masterson, Drs. Kernberg ve Kohut'un çalışmalarıyla başlar. Gerçekten büyü öfke çekmeye devam ediyorlardı, çünkü karakter patolojisi ve bozuklukların karmaşıklığını anlamak için konuya nasıl bakmaya başlayacağımıza ilgili mükemmel bir anlayış sağlıyorlardı.

Ancak 1980'de devler gibi duran Dr. Masterson ile Kohut, Kernberg ve birçok başka doktorla kişisel olarak tanıştıktan sonra, 1980'lerin başında Sanırım bulunduğu yere yakışmayan herhangi bir kimse için her zaman ilerlemenin özü olan bazı sağlam adımlar atmış olduğum ondokuz yıllık deneyimime başladım. Narsisistik bozukluklar ya da borderline bozukluklar terimleri bende bir yankı yapmıyordu. Onları uygun bir yere ya da yeterince uygun bir yere yerleştirmekte zorlanıyor, onları bana tanıdık gelen ve haberim olan kategoriler içine yerleştiriyordum.

Konuyla ilgilenmeye başlamam 1978 gibi eski bir tarihe denk geliyor, IBM için robotların geliştirilmesiyle ilgilenen genç bir adamı hatırlıyorum. Hiç unutmuyorum bana anne babasının herhangi bir kapıyı istemedikleri bir evde büyüdüğünü söylemişti. Kapılar sürekli açık olmak zorundaydı. Hiçbir mahremiyet yoktu. Onun kendi benlik duygusunun, kendi ayrı bağımsızlık duygusunun olmasına bile izin yoktu; Hemen hemen 40 yıl önce olsa da çok net olarak hatırlıyorum, her zaman anne babası tarafından duyulabileceği için kendi sesiyle konuşamadığı bir duyguyu yaşadığını bana söylemişti. Yalnızca kendine ait bir mekanın olmasına izin verilmiyordu, kendi zihnine, kendi düşüncelerine, kendi duygularına, kendi pratik terimlerine, kendi kararlarına, kendi yaşam tercihlerine de izin verilmiyordu.

Sonra ona ne oldu bilmiyorum. İstismara uğramamıştı. Travma yaşamamıştı. Sistematik olarak temelde görünmez bir konuma sokulmuş ya da bir çeşit total uyum konumuna girmeye zorlanmıştı; gerçekten de o zaman beni çok şaşırtan bir durumdu bu, hemen hemen köleleştirilmişti ya da hapishanede yaşar gibiydi. Bu, borderline bozukluklar ya da narsisistik bozukluklarla ilgili düşüncelerime uymuyordu.

Bir genç olarak- o kadar genç olmasam da- hatırlıyorum, 40 yaşlarında bir kadın beni görmeye gelmişti. Çok sempatikti. Sosyal işler için para toplamada çok aktif, harika bir cazibesi olan bir kadındı. Sosyal işlere para toplamak için her zaman partiler veriyordu. Çok cana yakın, esprili, neşeli bir insandı. Bana bir süre burada başbaşa kalmak istemesinin nedenini kendi yaşamındaki her şeyden tümüyle ayrılmak istemesi olarak bildirdi; kendi duygusal durumlarından ayrılmak, kendi hislerinden ayrılmak, çevresindeki bütün insanlardan ayrılmak istiyordu. Bütün dünyası parti yaşamıydı. Ama kendi dünyası yalnızdı. Sanki başkalarının duyguları ve heyecanlarından onu ayıran bir duvar varmış gibi dünyadan ayrı bir yalnızlık duygusu içinde yaşıyordu. Yine de dünya ona çekici geliyordu. Onun da ne yaptığını bilmiyorum.

Ne yaptıklarını bilmediğim başka birçok başlangıç örneğim daha var. O günlerde kendimi rahat hissettiğim -Dr. Masterson ve birçok diğer hocalardan- öğrendiğim dünyanın dışında daha büyük bir dünyanın ve tökezlediğim benzersiz yeni bir dünyanın olduğunu keşfetmeye başladığım için yeterince şanslıydım. Aslında bu dünya yeni değildi; benim için yeniydi. Bu, Fairbairn'ın çalışması sayesinde ilk kez farkında vardığım bir dünyaydı; Ronald Fairbairn, kişilikteki şizoid faktörler kavramını bana ilk tanıtan kişiydi. Bu, büyüleyici bir şeydi. Ayrıntılara girmeyeceğim. Bunu meslektaşlarıma bırakacağım.

Fakat Ronald Fairbairn, daha önceden hiç değinilmemiş, sonradan karakter bozuklukları ya da kişilik bozuklukları olarak adlandırılacak olan, dünyada etkisini sürdüren ve birçok kişinin iç dünyasında yer alan bir başka önemli dinamiğin daha olabileceği konusunda da beni uyaran ilk kişiydi. Önümde yeni bir dünya açmıştı. Bana kişilikteki şizoid faktör düşüncesini öğretti; bu, insanların gizli olan kaygılarla, bazı insanlara çok uzak kaygılarla, bazı insanların gergin bir cambaz ipinde sanki her zaman yürüdükleri bir yoldaki gibi rahatça yürürken bazılarının düşmesiyle ilgiliydi.

Fairbairn, büyük ölçüde -bu, ona yapılan bir haksızlık değil- bunu esas olarak geri çekilme duygusunu ortaya koyan, bilinçli olarak ve açık kuşkularla dünya hakkındaki kaygılarını ve dünyadaki yerlerini tespit etmeye çalışan insanları anlamaya çalıştığı zeminden yararlanan bir bağlamdan çıkarmıştı. O, Bleuler'den, şizofreniden ve dolayısıyla şizoid faktör kavramından etkilenen bir gelenekten geliyordu. Keşke ona başka bir isim verseymiş. 70'li yıllardan bu yana daha iyi bir kelimeyla karşılaşmadığım için şizoidi gönülsüz bir biçimde kabul ediyorum. Ronald Fairbairn ilginizi hak ediyor.

Beni ilgilendirdiği kadarıyla 1972'de ve aslında 1970'ler boyunca farkında olduysam da onun yeni hareketin babası olması 1971'e rastlıyor. Fairbairn baba olduysa da babayı geçen oğul, 1969'da yayınlanan muhteşem çalışmasıyla Harry Guntrip idi. Gösterişli bir başlıkta - keşke yazmış olsaydım- Şizoid Fenomenler, Nesne-İlişkileri ve Kendilik diyordu. Kırk yol sonra bugün daha uygun ne olabilir? Guntrip, Fairbairn'in düşüncelerini alıyor, onları genişletiyor ve kullanılabilir hale getiriyordu. Şizoid fenomenler, sıkılganlık, içe dönüklük, kişilik çekilmesi haline denk ya da ona benzer sınırlanmış fenomenler olarak görülmemeye başlandı.

Harry Guntrip insanların iç dünyasına baktı ve nasıl göründüklerine bakılmaksızın,

samimi, yakın ilişkilerle ilgili oldukça gizli olarak terörize olmuş kaygıların, korkuların ve endişelerin bulunduğu ama yine de bu dünyanın bir parçası olmayı çok istedikleri dinamiklerin yer aldığı bir iç dünyalarının olduğunu gördü. Dr. Guntrip'in dediği gibi bu kadar uzlaşma zorunluluğu aslında bir geri çekilme zorunluluğu; dünyayla ilinti kurma yönündeki arzuları ile güvenli bir dünya bulma yönündeki arzularını uzlaştırmak için manevra yapmaya çalışan insanların akılcı görünen manevraları, stratejileri, savaş hilelerinin bazı en güzel örneklerini veren, bu dünyayla ne kadar ilgilenmek gerektiği ile bu dünyadan ne kadar geri çekilmek gerektiği arasında gerilmiş cambaz ipinin üzerinde yürür gibi hassas bir mesafeyi ayarlama zorunluluğudur.

Dr. Guntrip, bana çok şey öğretti. Gerçekten ondan çok şey öğrendim. Geriye gidip "Şizoid Fenomenler, Nesne-İlişkileri ve Kendilik"i okuyanlarınız benim öğrendiklerimin ve Harry Guntrip'ten aldıklarımın çoğunu öğrenebilir, bir biçimde aydınlandığınızı ve kavrayışınıza yardımcı olduğunu hissedebilirsiniz. Kendimi Guntrip'e vakfettim, yaklaşık on yıl onun ve çalışmasının hakkında düşündüm. Genç adam bana başvurduğunda odalarda kapılarının olmadığını ve sahip olduğu düşüncelerin bulunmadığını görmüştüm. Cazip ve coşkun, gerçekten harika bir dünyada para toplayan kadın, aslında başkalarından güvenli bir mesafede yalnız bir dünyada yaşıyordu.

Sonuç olarak 1980'lerin başlarındaki pratiğim, kuşkusuz Fairbairn ve Guntrip sayesinde şizoid fenomenler, şizoid kişilikler hakkında edindiğim anlayışla ortaya çıktı. Böylece borderline ve narsisistikin yanı sıra bir yeri olduğuna inandığım şizoid boyut, bir patolojiyle ilgili farklı boyut düşüncesi kendi pratiğimde, Masterson Enstitüsü'nde ve Dr. Masterson'da yer buldu. Şimdi girişteki ortaya koyduğum yoruma geri dönüp "Spartaküs benim" demiyorum ama ben bütün şizoid bozukluğu olanları temsil edeceğim. Görmezden geldiğimiz, dikkat etmediğimiz ve bu yüzden tanımlama getirmediğimiz şizoid fenomenler sergileyen bu hastaların özel kaygıları, korkuları ve dehşetlerine yönelik tedavi yürütüp onların kendileri için güvenli bir dünya oluşturmalarına yardımcı olmuyoruz.

1980'lerin başında fark edilen olgulardan birisi, DSM-III, psikiyatrik bozuklukların istatistiksel teşhisiydi. Ne yazık kı DSM-III'de o zamana kadar varolan aynı şizoid tanımlaması yer alıyordu. Durum devam ediyordu. Fairbairn ve Guntrip'in bize öğrettiği, benim ve birçok hastamı şaşkınlığa düşüren olguların ihmal edildiği şizoid kişilik bozukluğu tanımı ortaya çıkmıştı. Bir kavram, bir ölçüt, bir numara konumunda bir ölçüt ortaya çıkmıştı ve bugün burada oturmamın ve bunun önem taşımasının nedeni tek bir mesajın ortaya konulması ve bu mesajın terk edilmesi içindir. Bu, şizoid kişilik bozukluğu için tek ölçüttü ve o zamana kadar sağlanan bütün gelişmeyi yok ediyordu. şizoid kişilik fenomenleri gelişmemiş ya da zenginleşmemişti. Ben ve bir ya da birkaç başka kişinin dışındakiler bakımından bu konunun gelişmemesi ve zenginleşmesinin nedeni bu tek ölçüttü. Gerçekte bu ölçüdü göz önünde tutan yalnızca bir avuç insandı. Şizoid kişilik bozukluğunu tespit etmede onların tek ölçütü "yakın ilişkileri ne arzulama ne de ondan zevk almama"ydı. Ne kadar korkunç bir ifade.

Pek hoş bir durum değil. İnanıyorum ki zihinlerinde, içsel psişik dünyalarının yapısında ve gerçeklikle ilişkilerinde temel şizoid örgütlenme olan insanlar, yakın ilişkilerden gerçekten de hoşlanmazlar çünkü onlardan korkarlar; çünkü bunlar kaygı yaratır. Sürekli olarak dans ederler; ileriye ya da geriye giderler. Test ederek güvenli olduğunu görmek için biraz ilerlerler ve ardından güvensizlik hissedince geri çekilirler, çünkü hiç kimse onları anlamaz. DSM-III anlamaz. DSM-III-R anlamaz. DSM-IV anlamaz. Ve ne yazık ki 2013 DSM-V birinci taslağıyla ilgili okuma ve gözlemlere göre o da yanlış anlayışı devam ettirecek. O ölçütle işe başlanacak. Aslında şizoid fenomenler şimdi DSM-V'den çıkarılmış oluyor. Az sonra buna geleceğim. Ancak yakın ilişkileri istemeyen bazı kişilik bozukluklarıyla ilgili anlayış kaldı.

Yalnızca bir kişilik bozukluğu var, bu dünyada yakın ilişki istemeyen yalnızca bir kişilik spektrumu var ancak biz bunları, sosyopatik, psikopatik bireyler olarak tanımlıyoruz. Güvenlik eksikliği bakımından kendi yaşamlarını güvenlik çerçevesinde örgütleyen birçok birey, bunlara başlangıçta daha şizoid fenomenler demekten sakınıyorum, umutsuz bir biçimde yakın ilişki isterler ama onlara sahip olmanın ölümü getireceğinden korkarlar.

Bütün teşhis sınıflandırmalarımız ve bugünkü bilgiremizin çoğu hala temel bir yanlış anlama içeriyor ve esas olarak kişileri şizoid patalojiyle mahkum ediyor. Bu çok önemli, çünkü yalnızca insanları yanlış anlama duygusuna terk etmiyor, terapistlerin yardım yeteneklerini olsa olsa engelliyor, kötürüm hale getiriyor. Bu nedenle şizoid bozukluk ile ne demek istediğimizi ve bunun terapistler olarak yaptıklarımız bakımından nasıl bir fark yarattığını 2011'da açık bir biçimde tanımlamaya yardımcı olmak için bugun burada oturuyorum.

Şizoid bozukluklar, herhangi bir ölçüt listesine göre tanımlanamaz. DSM-III'den DSM-IIIR, IV ve DSM-V'in kalıntılarına kadar hiçbir yardımcı olamaz. Teşhis kılavuzumuz, Eksen I bozuklukları ile her zaman olduğu gibi çok başarısız olunan kişilik bozukluklarında için çok yararlı ve öyle olmaya devam ediyor. Hepimizin bildiği gibi o bir araştırma aracı. Psikoterapistler, psikiyatristler, psikologlar, sosyal çalışanlar, sırf araştırma yapmayıp insanlarla konuşmayla ilgilenen hepimiz için terapötik bir araç değil. Biz, müdahaleleri, özellikle ilaç müdahalelerini en iyi yol olarak görüyoruz.

Şizoid bireyler, şizoid fenomenleri olan insanlar, şizoid kişilikler, hepimizin bulundukları aynı koşullarda iş görüyorlar. Hepimiz insanlarla bağ, ilişki kurmak isteriz. Hepimiz ilişkilere sahip olmak isteriz. Belli ölçüde çoğumuzun bu ilişkileri koşullara bağlıdır, çünkü başka birisiyle ilgilidir. Bunlar belli ölçülerde hem bizim gündemimizi, aynı zamanda da başkalarının gündemini karşılar. Nasıl paylaşımda bulunuruz? Nasıl iletişim kurarız? Kabul edilmesi bizi farklı kılan bir ilişkiyi nasıl inşa ederiz? Bu oldukça zordur. Birçok ilişki koşulludur, çünkü sizin ve benim farklı düşünceler, duygular, gündemlere saygılı olmamızı gerektirirler. Bunu göz önünde tutar ve bağlantıların nasıl oluşturulacağını kavrarız.

Şimdi, gerçek travma, gerçek sorun ilişkilerin ve bağlantıların koşullu olması olgusudur diyorum. Derin narsisistik bozukluğumuz olmadığı ve herkesin aynı zihni, düşünceleri, duyguları paylaşması gerektiği yönünde mutlak bir inancımız olduğu, bugünkü bizim tartışma anlayışımızda olmasa da bunlar bazı bireylerde bulunduğu sürece, birçok kişi hepimiz arasında bir ayrım olduğunu kabul eder. Dolayısıyla köprüler kurmamız gerekir. İletişimi inşa etmemiz gerekir. İletişim verilmez, iki insan arasında inşa edilir. Bu yüzden ilişkiler koşulludur.

Koşullu ilişkilerimizin yürümemesi, onların başarısız olması durumunda korku gündeme gelir. Genelde yetişirken ne düşüneceğimizi ve hissedeceğimiz, özel olarak diğer insanın kim olduğuna bakmaksızın nasıl hareket edeceğimizi, öğrenmiş oluruz. İster hasta bakıcımız, ister ebeveynlerimiz, isterse de duygusal gelişim ve büyümemizden sorumlu olanlar olsun, kimin olduğu temelde önemsizdir; başka insanın ihtiyaçları, gündemleri, düşünceleri ve duyguları öncelik taşır. Diğer herkes narsisistik olduğu için değil, başka herkes kendi gündemleri, ihtiyaçları, kaygıları ve çatışmaları olan bir insan olduğu için, dolayısıyla onların da -kendi çocukları, en yakın sevdikleri için- bir biçimde kendi ihtiyaçlarını, duygularını ikinci planda tuttukları; yeniden ocağın üstüne koymak üzere dondurdukları için...

Şizoid kişilikleri ilk tanımlamaya başladığımda, bugün de hala aynısını yapıyorum, hiçbir ölçüte, bir kişilik bozukluğu diyebileceğimiz yapıyı kapsayan hiçbir semptom tanımına özellikle vurgu yapmıyorum; bu bütünüyle insanların zihinlerinde içsel olarak nasıl düşündükleriyle, neleri beğendikleri konusundaki düşünceleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle ve aynı zamanda başka insanların düşüncelerinden, duygularından ve başka insanların nasıl insanlar olduklarından haberdar olmalarıyla ilgilidir. İntrapsişik yapı, kişilik bozukluklarını bize tarif eden, onların narsisistik, borderline, şizoid ya da psikiyatri geleceğinde her neyse o olduğunu bize öğretendir. Bundan 30 yıl sonra sanırım yeni bir liste olacak. Bütünüyle yeni bir anlayış olacak. Kuşkusuz 40 yıl sonra da. Elbette benim burada olmamdan çok sonra da. Keşke geri gelebilsem ve alanda nerelere ulaşıldığını izleyebilsem. Neyse şu anki kaygım alanın bugün ne durumda olduğu.

İntrapsişik yapı. Bir kişinin gerçekte nasıl birisi olduğunu bilmek mi istiyorsunuz? Onları gözlemlemeyin. Onları izlemeyin. Onlara sorun. Onlara sorun. İletişim kurun. Nasıl hissediyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz? Yaşamın anlamı, depresyon, güvenlik, ihtiyaç, ilgiyle ne demek istendiğini karşılıklı olarak inşa edin; bununla ne demek isteniyor? Onunla ne demek istiyorum? Bütün ilişkiler koşulludur ve temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için bu koşullu ilişkilere sahip olmama korkusu bizi bağlantısızlık korkusuna ya da bağlantısızlık potansiyelinin dehşetine sürükler. Bunlar bizi, James Masterson'un yıllar önce, 1960'ların sonunda tasvir ettiği gibi terk edilmiş bir depresyona düşürür. O zamandan bu yana kişilik bozukluğu ya da önemli karakter patolojisi var dediğimiz bu bireylerin hepsi için merkezi sahneyi oluşturan, odaktaki korkunun altında yatan dürtüyü daha iyi tasvir eden başka bir terim, tanımlama yok. Bu, bağlantısızlığın öngörülmesi korkusu ya da mevcut bağlantısızlık deneyimidir. Birisine el uzatma, ona ulaşma ve o kişiyle kalıcı bir ilişki sürdürmede yetersizlik. Başka insanlar olmadığı için de istikrarlı bir kendilik duygusunun olmaması.

{Geri planda sirenler çalıyor}

Sirenler geçerken Donald Winnicott'un harika makalelerinden birindeki dipnotlarından birisinde yaptığı gizemli bir yorumu yüksek sesle söyleyeyim. "Bebeklik gibi bir şey olmaz" diye başlayan cümle anlamlı bir beklemeden sonra şöyle biter, "anne sevgisi olmadan." Öteki olmadan kendilik olmaz. Kendilik olmadan ilişki içindeki öteki olmaz. İlişkiler, iki ayrı inisiyatif merkezine gerek duyar. İki ayrı merkez. Yanıt yok. Yaşamdaki örgütsel öncelikle, kendi kendine örgütlemeyle ya da nesne ilişkileriyle verilen yanıtta kazanılan ödül yoktur. Bunlar el ele gider: kendilik ve öteki. Harry Guntrip'in dediği şizoid fenomenler, nesne-ilişkileri ve kendiliktir.

Şizoid kişilik bozuklukları olan bireyler, benzersiz bir intrapisişik yapıya sahiptir. Bu sizin kaygınız. Onların sıkılgan olup olmadıkları değil. Narsisistik borderline olabilen sıkılgan insanlar tanıyorum, kuşkusuz onları istediğiniz gibi adlandırabilirsiniz; bu önemli değil. Bay, Bayan kendinizi nasıl hissediyorsunuz? İç dünyanız neye benziyor? Hangi kaygılardan söz ediyorsunuz? Hangi ilişkilerden söz ediyorsunuz? Kişilik bozukluğu tanımında yer alan kişilerarasındaki ilişkiler bakımından geçerli tek tanım, şema ve yapı intrapisişik yapıdır. Teşhis ölçütlerini unutun. En iyi onlara çok az imada bulunun. Birçok durumda onlar bizi yanlış yöne sevk ederler.

Şizoid bireyin intrapisişik dünyası, olağanüstü ölçüde koşulludur. Bu, başkalarına, başkalarının kontrolü düşüncesine dayan bir koşuldur. En temelde yer alan %51 ile %99 arasında başkalarının düşünceleri, duyguları, arzuları ve ihtiyaçları bizimkinden önce gelir. Bizim arzularımız, ihtiyaçlarımız ve duygularımız, %49'dur, o da şanslıysak. Bunlar %1'e bile inebilir. Başka insanlar, ister kendi patalojileriyle, kendi kayıtsızlıklarıyla, kendi ihtiyaçlarıyla, kendi narsisizmleriyle, kendi koruyuculuk ihtiyaçlarıyla, kendi kendilerinin olma ihtiyaçlarıyla, isterse de kendi yapılarını oluşturmalarıyla, sanki bizi kontrol etmek zorundaymışlar hissi vererek, bize hükmederler. Bu nedenle şizoid bireylerin koşullu ilişkilerini, koşullu ilişkiyi, efendi/köle ilişkisi olarak düşünüyorum. Biraz fazla duygusal ama yine de doğru. Eğer biraz fazla duygusal olduğunu düşünüyorsanız, geriye gidin ve vaktiyle tanıdığım, büroma gelen genç adama ve 40 yıl içinde büroma gelen onun değişik çeşitlemeleri konumundaki mahremiyet eksikliğinden, kendilerinin eyleyen olma duygusu eksikliğinden, kendi düşüncelerine ve kendi duygularına sahiplenilmesinden korkmaktan söz edenlere bunu söyleyin. Hasta gelip kendi anne babasına yaşamda ne olmak istediğini söylemeye cesaret edemediğini belirttiğinde, onlar bir biçimde yaşamına sahip olmuşlar, el koymuşlardır ve o yaşam artık onun değildir.

Bu biçimde adlandırılmaya layık her şizoid birey, bir biçimde kendi eyleyen olma durumunu yitireceği ve en kötüsü sahiplenileceği düşüncesi, niyetiyle ilgili bir korkuya sahiptir. Bu korku, başka birisinin iradesi ve ihtiyaçlarının bizimkilerden mutlak olarak üstün olacağı yönündedir. Efendi/köle daha az mı dramatik? Sanırım şizoid bireylerle ilgili ilişki koşullarının asıl fikrini size tam vermiyor. Eğer çok yakınlaşırsam, özemseneceğim demektir. Çok uzaklaşırsam köle olacağım ama en azından güvence içinde bir köle. Ne yapacağımı bana bildiren öteki kişiyi efendim yapacağım. Boyun eğeceğim. Bilinçli olarak teslim olacağım. Benim güvenliğimi sağladığı için bilinçli biçimde eyleyen olmayı kaybetmenin koşullarını benimseyeceğim. Bedeli çok ağır olsa da bağlantımı koruyacağım, çünkü bağlanmaya ihtiyacım var. Eğer bu bağlanmanın bedeliyse, onu ödeyeceğim. Ama dikkatli olacağı, çünkü çok yakınlaşırsam benim için değer taşıyan her şeyimi alabilirler; kendilik ya da eyleyen olma duyguma artık izin vermezler ve temelde köleleşirim ya da daha az dramatik bir deyişle eyleyen olma duygumu, kendilik duygumu yitiririm.

O zaman ne oluyor? O zaman öteki kişi benim korkumun ve bağlantısızlık dehşetimin sürekli eylemcisi haline geliyor. Şimdi bütün bağlantıların koşullu olduğundan ancak hepimizin en derin, en temel, birincil kaygı ve korkusunun bağlantısız olmak korkusu olduğuna inandığımdan söz ettiğimi hatırlayın. Eğer bağlantılı değilsek, eğer güvence içinde değilsek ve başkalarıyla zihinsel olarak değil da yalnızca dışsal olarak ilişki sürdürüyorsak, bu önemli niteliğe sonra geri döneceğim, o zaman kendiliğin varolamayacağına inanıyorum. Kendilik, kozmik yalnızlıkla, görünmez olmayla ilgili en kötü duygu halinde yaşar. Bu, sahip olma eksikliği bile değildir. Bu, bir tsunami, bir deprem ya da acımasız bir diktatörden kurtulup hayatta kalma zorunluluğu bile değildir. Bu, bütünsel bir boyun eğdirme altına girme zorunluğu duygusudur. Bütünsel bir yenilgiyi ve kendilik yitimini kabul edersiniz.

Dolayısıyla başkası da böyle olduğunda, bağlanma koşulları bu kadar berbat ve güvenceden yoksun olduğunda ne yaparız? Benim anlattığım işte bu. Bu, farkli bir ilişkisel birim; sadistik nesne/sürgün edilmiş kendilik. Pekâla, bir yandan bağlantımız, koşullu bağlantı birimi, dramatik olarak efendi/köle var, işleyiş olarak az da olsa tanımladığımı umuyorum. Öte yandan bağlantısızlık birimine ya da korktuğumuz bir şeye sahibiz; ilişki eksikliği korkusu. İlişki eksikliği olasılığından dehşet duyma. Daha önce tanımladığım yönler bakımından nesne sadistik oluyor. Birçok nedenle her şeyi onlara bırakıyoruz, belki de sadistik ya da aşırı duygusal olma yüzünden değil, tam tersine kullanma, yönlendirme ya da kendi ihtiyaçlarını öne sürme dışında bize hiç dikkat etmeden, bizimle ilgilenmeyen, farkımızda olmadan kendi bencilliklerine o kadar fazla kapıldıkları için. Her zaman kötü ihtiyaçlar olmadıklarını da biliyorum. Ciddi biçimde baskı altında olan bir anne, yalnızca bir rahatlama ve huzur nesnesi olarak bir çocuğa yapışabilir. Bu kötü müdür? Son tahlilde çocuk için kötüdür elbette ama buradaki güdü, niyet kötü değildir.

Dolayısıyla benim sunduklarımın yanı sıra şizoid kişilik güvenliği korumak, daha iyi koşullarda ilişki sağlayabilme olanağını korumak için ne yapabilir? Belki buradan bazı yararlı sonuçlar çıkarabilirim. Sürgüne, benim sürgün dediğime gidebilirler. Sürgün, güvenlik duygusunu yaşamak için şizoid bireyin benimsediği, bilinçli olarak tercih ettiği bir kendilik durumudur. "Sanırım kendi başıma yapabilirim. Hayır, yardıma ihtiyacım yok. Tamam işte. Bu projeyi yapabilirim. Bunu kendi başıma yapabilirim"den çıkan bir kendilik durumudur bu. Çok fazla olmasa da bu hoş bir şeydir. Sanırım çoğumuz bu görevleri bizim adımıza yapmak için üstlenmek isteyen insanlardan hoşlanırız ama zorunlu olarak onlar bunu yapmak istedikleri için değil. Şizoid bireyler de bizler gibi başarılı olmak isterler. Onların da hepimiz gibi hedefleri, rüyaları, tutkuları vardır ancak farklı bir nedenle bunlara ulaşmaya çalışırlar. Bunu güvende olmak istedikleri için yaparlar. "Hey, bunu kendi başıma yapabilirim çünkü o zaman sahiplik ya da eyleyiciliğimden yoksun kalmayla ilgili tecavüz, zorlama konusunda kaygılanmak zorunda kalmam. Bunu kendi başıma yapabilirim."

Daha da kötüsü olabilir. "Belki belli bir mesafeyi, gerçekten güvenli bir mesafeyi korumam iyidir. Belki de başkalarına ne kadar izin vereceğim ve zaman harcayacağım kişiler konusunda dikkatli olmalıyım. Ah, bir organizatör olabilsem. Zamanımın çoğunu olayları planlamaya ayırabilirim. Bütün bunları halledebilirim. Ama siz bir şey mi biliyorsunuz? Birçoklarının ortasında yalnız biriyim ben. Paylaşamam. Düşüncelerim ve planlarım özeldir. Mahremiyetim, özel kendiliğim her zaman önde gelir ve merkezdedir. Hiç kimse bunu bilmez. Dünyaya göstereceğim kendi kamu benliğim, benim çok küçük bir parçam olacaktır. Özel kendiliğimi üstte tutacağım, çünkü benim özümdür o ve onu teslim etmeyeceğim. Buna hiçbir zaman el konulamaz." Bir hasta travmaya uğramış çocukluğunu bana bilinçli bir biçimde anlatırken kendisini tam olarak güvenlikli bir durumda çelikten bir kabukla sarılı bir yumurtanın midesinin içinde -mecazi olarak - yutulmuş bir görünümde anlatmıştı. Orada hiçbir zaman onun tarafından el konulmayan ve sahiplenilemeyecek biçimde kendiliğini koruyordu.

Sürgünün birçok boyutu var. Kişinin prototipik amacını içerebilir. Yalnız olmak isteyen Thoreau; beni yalnız bırak. Bu, kötü bir isim olarak şizoid bireylere veriliyor. Bir istisna alınıyor. Başkalarıyla bütün ilişkilerden geriye çekilmek için bu biçimde sürgüne gitmek zorunda olan kişi bütün şizoid bireylerin yaklaşık yüzde biridir; belki en fazla yüzde beştir. Bunlar kendi arzularını yitirmezler. Onların dehşeti o kadar büyüktür ki hiçbir uyum olamaz. Aksi halde hepimiz sürgünde her türden uyuma yöneliriz. Özgüvenli oluruz. Zengin bir özel yaşamımız var. Bağlantılarımızın yalnızca dünyada değil aynı zamanda zengin iç yaşamımızda varolmasına izin veririz. Hiç kimse şizoid bireyler kadar zengin bir iç yaşama sahip değildir. Hepimizin sahip olmadığı anlamına gelmiyor. Hepimiz hayal gücüne ve yaratıcılığa sahibiz; kendimize ve başkalarına benzeyen ama bir şizoid insana hiç benzemeyen insanlar hakkındaki anılardan, deneyimlerden, düşüncelerden ve duygulardan yarattığımız bir dünyadır bu. Şizoid rahatsızlığın daha derinleşmesi, bu dünyanın daha içselleştirilmesidir; daha fazla kafalarının içinde yaşamalarıdır. Bütün neşeleri ve bütün potansiyel yalnızlıklarıyla. Bütün tutkuları, bütün korkuları ve acılarıyla.

Tedavi. Bundan söz etmeden önce bir dizi şizoid patoloji var. Bilmiyorsanız söyleyeyim, DSM-V'deki şizoid çıkarılacak. Onun yerine, gerçekte 1995'e kadar geriye giden, bir dizi şizoid patolojide olduğu gibi benim anlattığım şizoid geçecek. DSM-V'e göre çekingen kişilik ve şizotipali koruyor olacaklar. Ve şizoid fenomenlerin sürekliliğine dayanacaklar. Bazı nedenlerle bizatihi şizoid kişiliği dışlıyorlar ve bozukluğun "daha yüksek düzeyini"; sürekliliğin daha yüksek sonucunu, çekingenliği ve daha alt düzeyde şizopitali muhafaza ediyorlar. Neden? Bilmiyorum. Aynı nedenlerle narsisistik bozuklukları da dışlıyorlar. 2013'e kadar bunların bir ya da ikisinin tersine döneceğine inanıyorum.

Ama izin verirseniz, bir an için konudan ayrılıp şizoid olarak anlattığım bazılarını -intrapsişik yapıyı hatırlayın- bozuklukların sürekliliğini ele alayım. Köle/efendiyi hatırlayın. Sadistik nesne/sürgünde kendiliği hatırlayın. Ancak bunu daha az dramatik yapalım. Azaltalım- "Kendi başıma yapmam gerek" diyen kişiyi dinleyin. Eyleyen olma duygusunu yitirmekten korkuyor gibi görünen kişiyi dinleyin. Gerçekte kendilerinin özel kendiliğine ait bir dünyaya çok daha fazla geri çekilebilen kişiyi dinleyin. Bir dizi böyle durum var. Efendi/köle, sahiplik, eyleyicilik, el koyma ya da öte yandan "Onu tek başıma yapacağım"a benzeyen bazı çeşitlemelere bakalım. Bu arada Amerikan idealine, sınırlara bakalım. Davy Crockett; onun şizoid olduğunu sanmıyorum ancak Amerikan idealiydi. "Onu tek başıma yapacağım. Onu kendim halledeceğim" ile "Oradaki her şeyin benim için önemli olduğu kendi yalnız dünyama geri çekileceğim ve orada kendi özel dünyamda kalacağım. Benim %10'umu paylaşacağım; %90'ım gizli kalacak. Dünyayla ilişki kurma duygumu süslemek için neye ihtiyacım varsa onu yapacağım - okuduğum kitaplara ya da kendime izin verdiğim fantazilere ve rüyalara gömüleceğim."

Tedavi. Zaman yönünden. Işık tutmak istediğim tedavinin bazı temel kuralları var. Şizoid kişilik bozukluğu olan kişinin tedavisinde narsisistik ve borderline kişilikler ya da başkalarına olduğundan farklı bir yaklaşımınız olmak zorunda. Meslektaşlarımdan birisinin kullandığı ifadeyle öncelik güvenlik olmalı. İlk olarak güvenlik. Bu ne anlama geliyor? Eğer şizoid bozukluğu olan birisini tedavi etmek istiyorsanız -hepimizin lafa gelince bunu istediğini biliyorum- terapist olarak bu hastaya, teşhisi ilk yaptığınızda, gündeminizi ertelemek zorunda kalacağınız düşüncesiyle geçici bir teşhis yaptığınızı kabul etmelisiniz.

Eğer tedavinizi bir gündemle, tedaviyi nasıl yürütmek istediğinizle ilgili bir düşünce biçiminde getiriyorsanız, bir başka deyişle başka hastalarla kullandığınız tedavi araçlarını, yüzleşmeyi, desteği, hatta yorumlamayı ortaya koyuyorsanız, şizoid bireye kendi düşüncelerinizi ve duygularınızı dayatıyor olacaksınız. Bir gündemle gideceksiniz. Kaybedeceğiniz bir gündemle gideceksiniz. Onu erteleyin. Tedavi edin ama bir gündemsiz tedavi edin. Hasta nerede durduğunuzu anlamadığı sürece mutlak bilgiyle ortaya çıkıldığında onlarla yeni bir nesne-ilişkileri birimi inşa etmeniz için size verecekleri bir şans olmaz.

Nerede durduğunuzu bilmek; bu ne anlama geliyor? Şizoid bireylerle, şizoid fenomenleri olanlarla, şizoid teşhislilerle konuştuğum kadar herhangi bir hastayla konuşmam. Onlara aklımdakileri bildiririm. Benim kişisel yaşamımdaki mahremiyeti bilmezler ne de sizinkini. Ancak benim onlar hakkında ne hissettiğimi bilirler. Onlara karşı tepkimi bilirler. Söyledikleri ve hissettiklerini benim nasıl yaşadığımı bilirler. Onları anlatırım. Bir şey söylerler, ben de şöyle derim: 'Olamaz, biliyor musun sen bunu dediğinde ben de tam onu düşünüyordum. Bu, benim düşündüğüm şeydi.' Gizem bırakmam. Sessiz kalmam. Çünkü benim gizemim ve sessizliğimde birçok şizoid birey senin sonraki hareketinde aldatma olacağını düşünecektir. Gerçekten de böyle biri değilim. Gerçekten onların ne düşündüğünü bilmek istiyorum. Aramızda karşılıklı bir dil inşa etmek istiyorum. Dolayısıyla sana ne düşündüğümü anlatıyorum. Ne hissettiğimi sana anlatıyorum. Söylediğin karşısındaki tepkimi sana anlatıyorum ve sen de bana haklı, yanlış ya da ikisinin arasında bir durumda olup olmadığımı söyleyebilirsin. Eğer bana bir şey anlatmak istemiyorsan, bana bir şey anlatma.

Genç bir adam, 19 yaşında geçen gün -iki hafta önce- biraz konuştuk. O noktaya nasıl geldiğimiz önemli değil ama ona şunu dediğim bir noktadaydık, 'Yaşamında sana ait bir şey var mı?' Uzun bir sessizlikten sonra bana şöyle dedi, 'Var, bana ait tek şey, düşüncelerim.' Bu söz bir süre ağzımı kapadı. Bir kişinin duyguları ve düşünceleriyle ilgili güvenlik ihtiyacına saygı gösteremezseniz, o zaman şizoid bireyleri, şizoid fenomenleri olan bireyleri tedavi edemezsiniz.

Sessizliğin oluşmasına izin vermem. Neden? Bu her anı doldurmak zorunda olduğum anlamına gelmez ama sessizlik bir kez daha hastalarımızın, şizoid hastaların tasarımda bulunacakları ve gelecekte ne yapacağımız hakkında düşüncelerimiz ile fantazilerimizin, gündemimizin boş bir ekranı haline gelir. Dolayısıyla varlığımı ortaya koyarım, x, y ve z eksenleri üzerinde koordinatlarımı kişiye bildirmeye çalışırım. Odada olanları nasıl gördüğümü onlara anlatırım; olan biteni benim görüşüm böyledir. Bu bir yorum değildir. Takip ediyorum. Olanları izlerim. Farkındayım. Onları anlayışıma iletiyorum. Bu pek yorumlama değildir. Takip ediyorum. Onları hayal edemeyeceğim anlayışıma iletiyorum, onların ne olduğunu biliyorsam, burada benimle müthiş bir güven hissederek oturabilirler. Böylesi büyük gerekliliklere, en iyi cesarete ya da en azından muazzam arzuya her saygı duyacağım.

Dolayısıyla nerede olduğumu, Bay Smith'i, Bayan Smith'i size anlatırım. Benimle bir şey inşa etmeyi umuyor, istiyor ya da arzuluyorsanız bana ne düşündüğünüzü söyleyeceksiniz. O zaman size ne düşündüğümü söylerim. Ne düşündüğümü sormanız gerekmez çünkü muhtemelen siz bana sormadan önce size anlatmış olacağım. Bu biçimde önceden belirttiğim gibi bu hasta için sadistik nese olmaktan kaçınmış olacağım. Mutlak biçimde sahip olmayı reddediyorum. Mutlak biçimde verilebilecek kadar zaman ayıracağımı söylüyorum. Ne zaman bana ihtiyacınız olursa, ne zaman bazı düşüncelerinizi ve duygularınızı bana bildirmek için kendinizi yeterince güvencede hissediyorsanız ben buradayım. Belki de arada sırada rüyalarınızı anlatmak isterseniz, ne zaman isterseniz onlarla da ilgilenirim. Ben istediğim için değil, siz ne zaman isterseniz.

Bu arada, ben fantazilerle ilgileniyor muyum? Evet. Fakat aynı zamanda fantazilerin en özel şeyler olduklarını da düşünüyorum. Dolayısıyla yalnızca ilgilendiğimi bilmenizi istiyorum. Kim olduğunuzla ilgileniyorum...

{arka planda klakson sesi}

... bana uymaya zorlama, teslim olma ya da bir biçimde boyun eğmeniz için değil. Söylemim bana hatırlatıyor -şimdi hastaya konuşuyorum- tüm yaşamımda insanların bana söylediklerini ve benim başkalarına söylediklerimi bana hatırlatıyor. "Bana güven" diyen birisine hiçbir zaman güvenmezsiniz. Hastalarımdan bana güvenmelerini istemem. Örnek olmayla yol gösteririm. Onlara zihnimdekileri söylerim. Ne düşündüğümü ve ne hissettiğimi onlara anlatırım. Gerçekten de geride durmam. Bir kez daha, kişisel yaşamımla ilgili olarak değil ama sürgünden vazgeçmeleri ve biraz daha yaklaşma riskini alma umuduna yer açarak, bir gündemim olup olmadığını görmek için beni test ederek bağlantı filizleri gönderiyorum.

Arada sırada kaçıyorum ve özür diliyorum. Unutuyorum. Kendi aklıma sahibim. Biliyorsunuz bazen hepimizin kendi gündemi olur ancak ben bunu kimseye dayatmıyorum. Eğer beni hissederseniz, eğer fiili olarak ya da mecazi olarak - umarım mecazidir- ayağınıza basarsam, size çok yakınsam, sorularım sizi zorluyorsa, bir biçimde beni anlayabilirsiniz, bana kapa çeneni diyebilirsiniz. Bu, yalnızca sessizliğiniz olabilir. Onu anlarım. Ne kadar kaygı ve büyük endişe olabileceğini anlarım. Yeni bir nesnel ilişki birimi inşa etmek için gerek olduğu sürece burada olacağım; riskleri almayı arzuladığının ölçüde tanımlanam birisinizdir. Ben bir tür pilot projeyim, siz ve ben. Eğer benim demek istediğime inanmazsanız, buradaki başka birisine de inanmazsınız. Bunu biliyorum. O zaman beni test edin. Duyargaları uzatın. Eğer başarısızsam, çünkü mükemmel değilim, bana bunu söyleyin.

Sanırım en önemli husus, çılgın yorumlamalar yapmak değil, şizoid hastalarımızla ilgili anlayışımızı ya da ne anladığımızı ortaya koymamız. Çok uzun zaman önce bir meslektaşın dediği gibi onlarla ilgili kendi çılgın yorumlarımızı ve rezervlerimizi kendimize saklamamız gerekiyor. Onlara çözüm sunduğumuzda onları küçümsüyor, onlara rezerv koyuyor, ardından da annelerimizi çağırdığımız ve onlara söylediğimiz gün geliyor. Çünkü onlar "Vaaay, ne büyük bir yorum" diyorlar. Ama biliyorsunuz, hastalarımız yorumlarımızla pek az ilgilenirler. Onlar kendilerini anlamamızla ilgilenirler. Onları anlamamızla ilgilenirler, çünkü nerede olduğumuzu onlara bildiririz, bizimle ilişkilerinde hangi konumda olduklarını ve yeni nesne ilişkilerini inşa etmeyi anladığımızı onlara bildirmede yardımcı oluruz. Bu, zor tehlikeli bir iştir ve buna son derce saygı duyarız. Bu uzun zaman alır. Ciddi patolojisi olan, borderline, narsisistik ya da ne isterseniz onu deyin, birilerini gerçekten tedavi etmenin uzun zaman aldığını düşünüyorsanız, bir ortam, bir durum ortaya koyduğunuzda, yine her ne çoklu neden olursa olsun, çok kırılgan, koşullara fazlasıyla bağlı, çok kaygılı ve dehşet verici bağlanma koşullarında yeni bir nesne ilişkileri birimini inşa etmek çok uzun zaman alır.

Bu arada zaman konusunda birkaç şey daha. {İç çekmeler} Dikkat etmeniz gereken ya da benim dikkat ettiğim önemli bir aktarım türü var. Bunları bir biçimde kontrol altına aldım ama uzun zaman etkilerini sürdürdüler. Sabırsızlığıma hükmetmeyi öğrendim, çünkü hiç kimse, şizoid fenomenleri olan birey gibi sabırsızlığımı gündemim olarak okuyarak algılamaz. Onlar sabırsızlığımı neyse o biçimde okur; onları tanımlamadığımda A noktasından B noktasına kendilerini götürmek istediğimi anlarlar. Onu tanımladığımda ve onları hiç istemedikleri belli bir yöne sevk ettiğimde belli bir biçimde orada olmaya hazırdırlar.

Sabırsızlık. Eğer sabırsız olduğumu hissedersem, dururum, dilimi ısırırım. Çok kere dilimi ısırırım. Bazen bahanelerimizi akılcı kılmanın en iyi yoluyla ilgili küçük bir tavsiye vermek, önerilerde bulunmak isterim. Masterson yaklaşımıyla eğitilen sizler onların kendilik aktivasyonlarını çaldığınız için birçok hastanın afaroz edildiğini biliyorsunuz. Bir şizoid hasta için biz onların kendi eyleyicilik duygusunu, kişiliğini çalıyoruz! Dolayısıyla ne zaman gerçekten iyi bir fikrim, iyi bir yorumum olduğunu hissedersem, onu kendime saklarım. Hastaların sürgüne gitmelerini, onların uzaklaşma hareketini izlerim, tanımlarım. Nefretle dik dik bakma. Sessizlik. Onu tasvir ediyorum. Onu takip edeceğim. Belki de biraz güvensizlik hissetmeye başlayarak kendilerini az çok ortaya koyanların neler hissettiklerini anlatacağım. Kendilerini dizlerine kadar, bellerine kadar, boğazlarına kadar şizoid ikilem içinde buluyorlar. Çığlıklar. Çok yaklaştım. Boğulacağım. Bu cehennemden çıksam iyi olacak. Sessizlik. Konuyu değiştirin. Bir şey yapın. Bunu kabul ediyorum. İtmeye çalışmıyorum. Ona saygı duymaya çalışıyorum.

Muhtemelen yaşadığım bir tür aktarım, o zaman, eğer "bu kişi yakın bir ilişki arzulamıyor" diye düşünmeye başlarsam, yalnızca sabırsızlık olmayacak, hepsinin en kötüsü - hepsinin en kötüsü- bir duygu olacak. Eğer son 200 yıllık, basında 60 yıllık, ortak akılla hareket edersem, kendi aktarım biçiminde hastanın kaygısı, dehşeti, korkusu, uzaklığı ve yalnızlığa abone olmuş olurum ve aslında onun sızmasını istemediğim bir yalnızlık duygusunu bile yaşayabilirim. Onun beni etkilemesini istemiyorum. Eğer gerçekten onları anlarsam hastanın zaman zaman olağanüstü yalnızlık duygusu, kozmik yalnızlığı beni panikletebilir. Eğer herhangi bir noktada hastada, bu kişide bunu hisserdersem, yakın bir ilişki istemediğini, bu durumdan kaçınmam, ona hasta olarak muamele etmeyi bırakmam gerektiğini düşünürüm.

En büyük aktarım türü, yalnızca yıllar sonra bile hala beni etkilemekle kalmayan aynı zamanda literatüre de sızan, sadece bu kadar çok pratiğe sahip olduğumu ve gerçekten zor olduğuna inandığımı belirtmek istediğim halde bu durum değil. Yalnızca geriye gidilsin. Bu zaman boyunca Fairbairn, Guntrip ve başka birkaç kişi dışında her zaman literatürde yer alıyor. İnsanlar ilişki arzulamıyorlar. Birisiyle saatlerce burada oturduğumuzda ve sürekli konuştuğumda, anlayışımı anlattığımda ve o bana hiçbir şey vermediğinde, çünkü belki de onlara ait tek şey kendi düşünceleridir, orada şunu düşünüyorum 'Ah! Bu olanaksız olacak. Bu, şizoid patolojisi olan tedavi edilemez bireylerden birisi olacak.' Benim sorunum bu. Benim sorunum bu. Eğer özümsenmek ve dışlanmak istemiyorsam, o zaman onlara Dr. Pierson'u ya da başka birisini, meslektaşlarımdan birisini işaret edeceğim.

Bunlar, sabırsızlık, zaman zaman kapalı bir sisteme kaçma, en önemli aktarım sorunlarınızdır. Şimdi, başkalarına göre yaşamlarının ilk dönemlerinde bağlanma koşullarını o kadar nadir, o kadar aralıklı, o kadar alt düzeyde tutarlar ki bağlantı kuramayacaklarına hemen hemen inanırlar. Eğer bu inanca bir kez kapılırsak, o zaman biz de onları başarısız kılarız. Terapistler olarak onları başarısız kılarız ama daha da önemlisi hastalarımızı başarısız kılarız. Hastalarımızı mahkum etmemek zorundayız. Hastlarımızın çoğu kendi yaşamını sürdürür ve kendi seçtikleri yaşam biçimini yaşar. Fantazileriyle, rüyalarıyla, kitaplarıyla, yaratıcılıklarıyla, meraklarıyla varlar. Ancak çoğumuz gibi, çoğumuzun istediği iletişim kurmak, bağlantı sağlamak, dünyayı başkalarıyla gerçekçi bir tarzda, anlayabileceğimiz biçimde paylaşmak için zengin olabilmek bakımından zenginliklerini ve yakınlıklarını yitirmişlerdir. Yalnızca bizim kendi özel kendiliğimizle kafalarımızda değil, gerçek dünyada da. Birçok insan değil, bu olmamalı, ama az sayıda insan.

Yalnızlıkları, kendilerine güvenleri, sürgünleri arasındaki geçiş alanında yer alan şizoid bireylerin olağanüstü durumunu, belki de onlara açılan bir dünya, terörsüz ve tehlikesiz empatiyi paylaşma zenginliği olarak görüyoruz. Pilot proje olarak görüyoruz. Sorunumuz bu. Bu, her zaman benim sorunum oluyor; benim sorunum olmaya devam edecek.

Söyleyecek daha çok şeyim olduğunu anlıyorum ancak zaman nedeniyle sanıyorum bu kadarıyla yetineceksiniz. Zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum. İlginize teşekkürler. Hepinize teşekkür ediyorum. Umarım yeterli olmuşumdur. Dün hazırlanırken eşime sordum, "Neyden söz etmeliyim?" Gerçekte bu konuyu haftalardır düşünüyordum. Ama en sonunda eşim bana dün şöyle dedi: "Bu insanların oradan neden oturduklarını ve bir saat seni dinleyeceklerini düşün. Onların ilgilendiren söyleyeceği ne var?" Umarım bu bir saat boşa geçmemiştir ve umarım söylemem gerekenlerle ilgili olmuştur. Umarım şizoid faktörler, şizoid fenomenler, şizoid kişilik, ne isterseniz onu deyin, olarak gördüğünüz bu insanların benzersiz patolojisiyle, onların yaşamlarının zenginliğini sınırlayan, kontrol eden ve hakim olan konularla ilgili olmuştur. Çok teşekkür ederim.

 

Diller

Üye Menüsü



Geri Bildirimler

Joomla 1.5 Templates by JoomlaShine.com